Yılların kırıştırdığı yüzlerde, kazdığı oyuklarda bir tek şey okunuyordu: "Açlık" Yüksek binalardan atılan açlık, çamaşır iplerinde asılı paçavralara takılıp kalmıştı. Bunlara samanla, kumaş parçalarıyla, kâğıtla, tahtayla yamanmıştı. Adamın kestiği her çıra yığınında vardı. Açlık tütmeyen bacalara tünemiş, içeri bakıyordu. Çöpünde bir yiyecek kırıntısı bile olmayan kirli sokaktan bakıyordu açlık. Fırıncının raflarında açlık yazıyordu. Kötü ekmeklerin her birinde kazılıydı. Sucukçuda, ölü köpek etinden yapılıp da satışa sunulan her şeyde yazılıydı. Kızaran kestanelerin arasında kurumuş kemiklerini çatırdatıyordu. Birkaç damla yağda kızartılmış meteliksiz patates dilimlerinin arasına rendelenmişti açlık...
Onları yoksul bırakanın ne olduğunu duvarlara bakıp anlayabilirdiniz. Devlete giden vergi, kiliseye giden vergi, soylu beyefendilere giden vergi ve genel vergi toplama yerleri tabelalarla gösterilmişti. Bunca verginin altından bu köy nasıl kalkabiliyor, nasıl yok olmuyordu, insan şaşıyordu doğrusu!
Diğerlerinin yaşamını ve mutluluğunu görmek, bir gün öncesinde, ruhların yalnızlığında ve hasta odalarının karanlığında bir an önce ölmeyi umanlara yaşama isteği veriyordu adeta!