Hangi alanda olursa olsun, aptallıkta birbirimizle
yarışıyoruz, icatlarımız paradoksa çare bulamıyor.
Giderek daha zekice imkânlara sahip olurken giderek daha aptallaşıyoruz, biz bu imkânların yasasına
tabi olacağız ve bu imkânlar da bize sahip olacak, biz
hayal kırıklığına uğrarken devlet şeflerimiz imkânların ilk hizmetkârları olacaklar ve biz de sınırsız bir
köleliğe bağlanacağız. İmkânlarımız bizi aşıyor -kâ
hinlerimizin bize vaat ettiği aşma bu işte; imkânları
mızın serpilip geliştiğini şimdiden hissediyoruz -bu
kâhinlerin bize öngördüğü serpilip gelişme bu işte;
biz bu imkânlara sahipken ortak bir dil yok artık, bu
nedenle iletişim sözcüğü moda; imkânlarımız bizi
sürüklüyor, nereye gittiğimizi bilmiyoruz, tesadüf
yeni bir boyut kazanıyor ve zorunluluk da öyle, her
ikisi de özgürlüğe zarar veriyor, belirsizlik özgürlü
ğüyle çakışan özgürlüğe... velhasıl, bizler artık atalarımızdan daha donanımsızız ve terslikler denizinde
boğulma tehdidi altındayız. En donanımlı tekneleri
batırmaya birkaç kuşak yetti ve o teknelerin üzerine
biz çullandık, yalnızca biz, Tarih’in fırtınaları değil.
Bu kölelerin hiçliğinin ne önemi
var bizim için? Onları ne kendilerinden ne de ger
çeklikten kurtarabilecek bir şey olabilir, her şey onları karanlıklara yöneltecek şekilde düzenlenmiştir,
tesadüfi çiftleşmeler sonucu döllendiler, sonra kalıplarından çıkan tuğlalar gibi doğdular ve işte, paralel diziler oluşturuyorlar ve yığınları bulutlara dek
yükseliyor. Bunlar insan mı? Hayır. Yitik kitle asla
insandan oluşmaz, çünkü insan ancak yığın beşerin
mezarı olduğu andan itibaren başlar.
Şimdiden yaşayamayacak kadar kalabalığız; böcek
gibi değil ama insan gibi yaşayamayacak kadar kalabalığız; toprağı tüketip çölleri büyütüyoruz, ırmaklarımız birer batak, okyanuslar can çekişiyor, ama
iman, ahlak, düzen ve maddi çıkar bizi ilkel topluluklar halinde yaşamaya mahkûm etmek için el birliği ediyorlar: Dinlere mümin gerek, uluslara savunacak insan, sanayicilere tüketici; bu demektir ki herkese çocuk gerek, yetişkin olunca ne olacaklarının
bir önemi yok. Felaket karşısında güç durumdayız ve
temellerimizi ancak ölüme giderken koruyabiliyoruz, bundan daha trajik bir paradoks hiç görülmedi,
daha belirgin bir saçmalık hiç görülmedi, bu evrenin
tesadüfi bir yaratı olduğunun, hayatın bir gölge-fenomen ve insanın da bir ilinek olduğunun kanıtı hiç bu
kadar genel onay görmedi. Bizim hiçbir zaman Gökte Babamız olmadı, bizler öksüzüz, bunu anlaması
gereken bizleriz, yetişkin olması gereken bizleriz, bizi yolumuzdan şaşırtanlara itaati reddetmemiz gerekir, bizi uçuruma mahkûm edenleri kurban etmesi
gerekenler bizleriz, çünkü eğer biz kendimizi kurtaramazsak hiçbir şey bizi kurtaramaz.
Zamanın sonundayız ve bu nedenle her şey çözü
lüyor, geleceğimiz kargaşayı çoğaltarak başlıyor; Tarih’ten aldığımız ders, değişimin bir bedeli olduğudur, olabilecek en yüksek bedel ise başkalaşımın bedelidir; oysa, başkalaşım geçiriyoruz, hem de kendimize rağmen, ne olacağımızı da bilmiyoruz, bizi tanımlamaya yarayan sözcükler yarı yolda bırakıyor.
Biçimler açılıyor ve içerikler kaçıyor, ağırlıklara ve
ölçülere hile karıştı, en bilgili insanların bile yargısı
na güven olmuyor artık ve niteliksizlik zafer kazanı
yor, hem de ona değer veren dalaverecilerle birlikte,
hiç cezalandırılmadan. Dillerimiz yozlaşıyor, en gü
zel diller çirkinleşiyor, en iyi işitilenleri anlaşılmaz
oluyor, şiir öldü, düzyazı kaos ile yavanlık arasında
seçim yapma durumunda. Sanatlar yok olalı kaç ku
şak geçti, en ünlü sanatçılarımız gelecekte küçümsenecek hokkabazlara benziyorlar. Ne bir şey inşa etmeyi biliyoruz ne heykel yapmayı ne de resmi; mü
ziğimiz bir iğrençlik, bu nedenle eski anıtları yıkmak
yerine restore ediyoruz ve bu nedenle bütün üslupların koruyucusu kesiliyoruz -güçsüzlüğümüzün iki
kez itirafı.