Özenle hazırlanmış bir kitabı nasıl tanırsınız: her bölüm giriş cümlesinin altını çizdiğinizde mi, yoksa bir anda 50 sayfadan fazla okuduğunuzu fark edemediğinizde mi? Bir tıp öğrencisi olarak benim cevabım bu kitap için şu oldu: “Aa, bu bu kadar kolay mıymış? Aslında ne kadar zevkliymiş. Ben de bu bilim insanları gibi olmak istiyorum.”
Başta sinirbilimle ilgili bir şeyler okurken klişe bir film/kitap konusu içindeyim sanıyordum ama bu kitabın sonunda klişe değil, bir ilk ile karşılaşacağımı bilmiyordum. İlk kitapta olayla başlayan, romantik bir kitaba evrilen ve en sonunda bilim kurguya dönüşen bu seri; her bölümden sonra bir öncekinin gerçekliğini yıkarak, son kitabın kapağını kapattığımda “Ee, böyle mi bitti?” diye kalakaldığım bir seri oldu.
Yazarın dili, okuduğum diğer yazarlardan hiçbirine benzemiyor; kendi deyimiyle sayısalcı edebiyat ile yazıyor. Yazar, benim de ileride edebî ama bilimsel bir kitap yazabileceğim inancımı kuvvetlendirdi.
Pia Mater ile, adlarının bile özenle seçilmiş olduğu karakterlerle tanıştığınızı sanarken; sonlara doğru aslında hiçbirinin sandığınız karakter olmadığını öğreniyorsunuz. Öyle bir kurşun atarak bitiriyor ki yazar ilk kitabı, kurşunun nereye gittiğine bakmak için ikinci kitabı hemen elinize alıyorsunuz. Burada karakterler arasındaki ilişkinin nereye doğru gideceğini anlamaya başlıyorsunuz. Hatta bir ilişkiyi öyle çok seviyorsunuz ki kitabın sonunda bunun bittiğine inanmak istemiyorsunuz. Devam ettiği sayfalarda kalıp sonrasını okumak istemiyorsunuz. Okumayı bırakıp kendi hayalinizde kalmak istiyorsunuz. Ama haykıra haykıra ağladıktan sonra geri dönemeyeceğinizi anlayınca, ilerleyen sayfalarda bir umutla “Belki başka bir gerçeklik vardır” diye Dura Mater’i açıyorsunuz.
Farklı bir gerçeklik olduğu doğru; hatta öyle bir