Bu kitap bizi yeterince bilinmeyen bir gerçekle tanıştırıyor: “Apartheid”. Siyah ile beyaz arasındaki net çizginin nasıl başladığını görüyoruz. Bir insanın ne kadar kötüleşebileceğini, aynı zamanda bir insanın ne kadar insanlıktan uzaklaştırılabileceğini de görüyoruz.
Yazar, her cümlesi ayrı travma olup her cümleden başka bir roman yazılabilecek düzeyde ağır konuları ele almış. İngilizlerin insanlığın sınırlarını çiğnediği Afrika’da neler yaşanmış merak ediyorsanız, bu kitaba bakın derim.
Kitap sistemli olarak halkı; önce işsiz bırakıp açlığa ve sefalete sürükleyip, sonra sanki hayvanlarmış gibi kafese nasıl tıktıklarını anlatıyor. Ve bunu yarık dudakla doğan, zihinsel engeli olan Micheal K.’nin gözünden anlatıyor.
Yazar, Micheal’ın zihinsel engelini kullanarak olaylara hafif bir sis perdesi çekmiş. “BEN SAVAŞTA DEĞİLİM Kİ.” diyen Micheal’ı hem anlamamızı sağlamış hem de masum insanlar için savaşın değerini göstermiş.
Micheal, masumluğun ve saflığın timsali olmuş. Özgürlüğün açıklıktan daha kıymetli olduğunu göstermiş. Ve bunların hiçbiri için çabalamamış, sadece kendi gibi davranmış.
Kitabı okuması zor. Bunun en büyük sebebi ise aşırı uzun cümleler. Bu durumda olayların değişimi büyükken, olaylar arası geçişte bırakılan boşluğun bir paragraf kadar az oluşu da etkili.
Romanın beni en üzen yanı, gidişatına hiç yakışmayan finali oldu. Finali de vurucu olsa ve daha akıcı bir roman olsa, mükemmel bir kitap adayı olmaya layıktı.