Yunus yc

Yunus yc
Bir hayat, mahcup ve duru Tanrım, gülleri ve sessiz harfleri koru ...
Kendi kendimelerim 11
Hangi güle elimi atsam toprak taneleri kalır avuçlarımda. Hangi gökyüzünü sahiplensem karanlıklar düşer bulutlarıma. Hangi yüzümü yıkasam diğeri küs kalır aynalarımda. Hangisine yetişsem soluğum perçemlenir boğazımda. Yetişemediklerimi, yetişmeye yeltenmediklerimi, geç kalmak istediklerimi, erken vardıklarımı toplasamda bir çuvala, sersem ömrümün yollarına yine de yetişemediğim elinden tutamadığım çocukluğumun gurbetinde dolaşacağım. “Dönüşü yok” demişti ben giderken saçları üç numara kesik çocukluğumun berrak sesi. “Olmasın” demiştim de çocukluk etmiştim giderken. “Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine… Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...” Şükrü Erbaş’ıda konuk ettik mi yazıya daha bir anlam kazanıyor kelimeler. “Dönemezsin” demişti de bir büyüğüm bu defa kibrimin ağına takılıp “dönmek isteyen kim?” demiştim. Yine çocukluk ettim. “Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.” Kaçınılmaz yazgıma teslim olduğumda biraz daha büyüdüm. Gitmek bazende insan iradesi değil de, yazgısı gibi dolandığında boynuna, aynalarda soluk soluğa kendinden kaçıyor insan. Saçlarından başlayan ağarmalar, yaprak yaprak düşerken zamanın vicdanına, gideceğin yerin uzak, döneceğin yerin ise çok uzak olduğunu anladığında bir yaş daha büyüyorsun. Her büyüme telaşı çocukluğundan bir adım daha uzaklaşıyor. “Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?” …
1000Kitap
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Geniş zamanlar umuyordum ben de… arkama yaslandım ve kapattım gözlerimi. Yazamıyorsun, için çürümüş senin, o hikaye yok kafanda.
Kendi kendime mırıldanmalar
Bir ezgi, bir müzik, alışılmışın dışında kulağında yankılanan bir kaç nota, ne kadar uzağa götürebilir? Seni senden (beni benden) daha iyi anlayan var mıdır acaba? Suskunluktan bir yüz yaptım kendime, kolayca saklanabilmem için. Kendi yüzümü unuttum sonunda… Sıradaki şarkı benim şansıma diyip yalnızlığıma bir dilek tutuyorum. Biliyorum haberler çıkacak şansıma benden hazin biçimde bahseden. (Bir yerlerde okumuştum sanırım, aklımda kalmış) Oluyor böyle bir şiirden, bir alıntıdan yararlanıp, hayatın akışına bir nebze tazelik eklemek gibi atılışlarım. Yoksa nasıl gider bu serüven. “bu serüven ki, bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri ve terketti bizi huzur denen sevgili kalakaldık, şaşkınlığın avuçlarında billur bir kuş gibi” bu da İbrahim abinindi. Çak bir yakışıklı gülümseme hadi gün doğsun. Konumuza dönelim. Sıradaki şarkı, beni çok uzaklara götüren, aklımdakinin altını üstüne getiren deyişlerle dolu bir şekilde yankılandı. Şimdi sahil boyu yürüyüp şarkının notalarına bırakmak isterdim ruhumu ve bedenimi. Geçmişin gölgesine, gurbetin geleceğine bir küfür basıp aklımdaki çocuğu serbest bırakmak isterdim. Ne varsa omuzlarımda, bir hamalın sırtındaki yükü indirmesi gibi atmak isterdim sahil boyunca. Aklımı uzaklaştırıp kendimden, kalbimin feraha ermesini isterdim. Ne var ise içinde yankılanan bağıra çağıra haykırmak, Uzakların verdiği hasreti bir çıra çöplüğünde yakmak Annemin dizine başımı koyup Anne bana oku demek isterdim Sessizce yürümek, neresi bilmiyorum, rota yok işte. Ayağımın bastığı yeri hesaplamadan, haritaya bakmadan. Kırılmışlıkları aynada her sabah omuzlarıma takmaktansa, her sabah yüzümü yıkarken hangisini yıkayacağıma şaşırmaktansa, sahilde dökülmek isterdim. Tüm çakıl taşlarımı kıyı boyunca bırakmak. Ucu bucağı olmadan yürümek, nefesimin yettiğince
Hayata Dair
Kendi kendimelerim 10
Sokaklardan arta kalan yaşamları toplamaya başladığım günlerden birinde, ayak izlerine rastladığım çocukluğumun yaşanmamış günlerine rastladım. Cedric’in “sekiz yaşında hayat çok güzel” dediği zamanlardı. Hafta sonu çizgi film izler, hafta içi sabahın sekizinde kapıda arkadaşlarla karşılaşır, dağılırdık. Kimimiz tornacıya el atmış, kimimiz berberde kalfa, kimimiz tekstil atölyesinde aracıydı. Hayat akşam paydosundan sonra çok güzeldi. Bisikletime biner tüm sokağı sayısını bilmediğim kadar turlardım. Hafta sonu öğlen güneşin altında misket oynardık. Renkli cam misketlerim, canım misketlerim. İki parmağımın arasına alıp, güneşe doğru tutup, güneşin misketin içindeki ahengini dakikalarca izlerdim. Cedric’in “hayat sekiz yaşında çok güzel” dediği zamanlardı elimizde kolumuzda yağ, leke, kot boyası ile evlerimize döner akşam yemeklerini büyük bir iştahla yerdik. Annemizin bol sabunlu suyla yıkadığı yüzümüzden akan lekeler lavabonun beyaz seramiğinde halkalar oluştururdu ve biz biraz daha büyürdük… Hayat sekiz yaşında çok güzeldi ve gerçekçiydi bizim oralarda. Sahici bir yanı vardı. İnsanın tutan, eğiten, yüzleştiren ve anımsadıkça dudağına hafif bir gülümseme değdiren… Bazen büyümeyi istemekle çocukluğumuza en büyük küfürü etmiş gibi hissediyorum. Dudağımdaki sigaranın verdiği zift tadı ile, çocukluğumun tüm anılarını dumama boğuyorum. Oluyor böyle şeyler, gülmeyin, alışıyor insan zamanla. Ve zamanın akışına bırakıp takvimden bir gün daha düşüyor... … Koltuğumda otururken zamanın pençesine yapışmış anılarım canlanıyor gözlerimde. Bir acıdan daha büyük bir acıya iltica etmiştim. Büyümüştüm. Kırgın ve güvensiz yaşıyordum mülteciler gibi sınırların ötesinde. Aykırı düşüncelerim oluyor bazen. Keşke hafızam doğduğum zaman kulağıma okunan ezan ve ismimin üç defa tekrarlandığı
Duygu ve Düşünce
Kendi kendimelerim 9
Yağmuru dinmiş bulutlardan geriye ne kaldıysa bu şehirde, toprak kokusu, düşen yapraklar, ıslak caddeler, perdeleri kapanmış pencereler, korna sesleri, yürüyen bedenler, arada bir sendeleyenler, koşarken takılıp düşenler, gazeteler, kuyumcu dükkanları, borsacılar, bizler, en çok bizler… gittikçe çoğanlan ben, sen o’lar. Kuşların gözlerinden bakınca bizler, yerden bakınca ben, sen, o’lar... “Kalmış mıdır kalesi kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi Nedir yalnız bize yakışan bu serüven.” Hangi cuma günü hatırlamıyorum, uzak değil bir ay önce. Namazdan sonra yolları arşınlayıp, kendi serüvenime uygun bir kaç cadde, mekan, hava durumu bulabilirim sandım. Sessizlikte arınırım sandım, arınamadım. Kalabalıkta arınırım sandım… yürürken caddeler boyunca, aklıma takılan bir kaç şiirin pençesine yakalanmış dilim, gönlümde “arayan bulur” kelimelerinin cereyanı esiyor. Osman Konuk, Tarık Tufan, İbrahim Tenekeci, Haydar Ergülen, Ahmet Erhan, daha ismini saymadığım bir sürü şair ve yazarların arasından geçiyorum. Cadde kalabalıklaşıyor, hafif bir yağmur başlıyor, insanlar çekiliyor, grimsi bulutlar gökyüzünü kaplıyor, yağmur trafiğine takılmak istemeyenler gaz ve kornaya abanıyor, kuyumcu dükkanlarının ışıltıları sönüyor, marketler kapıdaki gazete köşelerini içeri çekiyor, yağmurun kaldırım boşluklarındaki bıraktığı suya düşmemek için sendeleyen insanlar beliriyor. İyi mi gözlemledim bilmiyorum, aklımdakiler ile gördüklerimin uyuşmadığı aşikar. Üzerinden zaman geçti. Geçen zaman üzerimde iz bıraktı. Yağmur hızlanmış ben arınmanın eşiğinde yağmurun altında dikilip kalmışım. Koşarken ceketiyle başının üstüne çadır kurmuş adamın bana çarpmasıyla sarsıldım. “Delimisin oğlum, bu yağmur altında kaldırımın ortasında durmuşsun.” diye bağırdı. “Bilmiyorum, değilim” demedim elbet. Başımla
Hayata Dair