Bazen kandırması gerekmez mi insanın kendisini, değişmek, değişebilmek için, yenilenmek için. Nerede kaybettim ben kendimi? Bir zamanlar... Bir zamanlar ne iyi bir adamdım mı diyecektim, hayır. İnançları ve idealleri olan bir insan. Bu olabilir. Ama sonra... Olur bazen. Sarsılırsın, güvenini kaybedersin, inancını kaybedersin. Olur bazen.
Hangi güle elimi atsam toprak taneleri kalır avuçlarımda. Hangi gökyüzünü sahiplensem karanlıklar düşer bulutlarıma. Hangi yüzümü yıkasam diğeri küs kalır aynalarımda. Hangisine yetişsem soluğum perçemlenir boğazımda. Yetişemediklerimi, yetişmeye yeltenmediklerimi, geç kalmak istediklerimi, erken vardıklarımı toplasamda bir çuvala, sersem ömrümün yollarına yine de yetişemediğim elinden tutamadığım çocukluğumun gurbetinde dolaşacağım. “Dönüşü yok” demişti ben giderken saçları üç numara kesik çocukluğumun berrak sesi. “Olmasın” demiştim de çocukluk etmiştim giderken.
“Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine… Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...” Şükrü Erbaş’ıda konuk ettik mi yazıya daha bir anlam kazanıyor kelimeler.
“Dönemezsin” demişti de bir büyüğüm bu defa kibrimin ağına takılıp “dönmek isteyen kim?” demiştim. Yine çocukluk ettim. “Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.” Kaçınılmaz yazgıma teslim olduğumda biraz daha büyüdüm. Gitmek bazende insan iradesi değil de, yazgısı gibi dolandığında boynuna, aynalarda soluk soluğa kendinden kaçıyor insan. Saçlarından başlayan ağarmalar, yaprak yaprak düşerken zamanın vicdanına, gideceğin yerin uzak, döneceğin yerin ise çok uzak olduğunu anladığında bir yaş daha büyüyorsun. Her büyüme telaşı çocukluğundan bir adım daha uzaklaşıyor.
“Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?”
…
Her şey bir alıntının karşıma dikilmesiyle başladı.
“ben aslında büyürdüm
yaşamak düşseydi bunca insandan payıma
vebasından kurtulsaydım çocukluğumun bir de…” Nasıl? İyi bir giriş oldu mu? Sanmam. Çevirmemiz lazım şimdi. Tekrar başlayalım…
“peki, nedir cesaret
baştan başlamaktan bu kadar korkarken
keşke bilmeseydim
yeniden başlamak için büyük bir
mağlubiyet gerektiğini” diyerek yazarın ikinci kitabındaki bir alıntıyla başlasam? Evet bu defa yürür bu inceleme.
Geçen sene okusaydım Sevgili HuzursuzluğumHer Şey İçin Çok Geç kitaplarını anlamazdım. Şaşırmazdım. Kırılmazdım. Varoş bir mahallenin saçları üç numara kesilmiş çocukları gibi ‘Hadi lan ordan’ demezdim. Akşamına oturup defterime yazacağım notları biriktirmezdim. Bazı dizeleri kendime saklamazdım. Ezberlemek zorunda kalmazdım. Şairin ismini tutmaz aklımda, bir kaç şiiri açıklayıcı bir şekilde sayfalarca karalamazdım. Buradan Bülent Parlak geçti diyip onca okunmuş kitabın arasına eklerdim.
“Zamanı daha gelmemiş” demişti ablam kütüphanemdeki onca dokunmadığım kitaplar hakkında dert yandığım sıralar. “Bazıları da ansızın karşına çıkar ve savaş meydanına çevirir tüm içindekileri. Ve sen savaşta gardını düşüren bir savaşçı gibi savunmasız kalırsın kelimeler karşısında.” Diye devam etmişti ablam. “Gardım düştü ve ben savunmasızım bunca yanyana dizilmiş kelimeler karşısında.”
Neden geç kaldım diye söylenmeyeceğim bu kitap hakkında. Zamanı gelmişti. Karşıma çıktı ve okudum. İyi ki bu zamanda okudum…
Keşke yazarı şimdilerde de yaşıyor olsaydı da bizi mahrum bırakmasaydı bu savaşın içinde. Toprağı bol olsun…