"Artık vatanla, milletle hiçbir vicdan ve fikir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin devlet ve milletin istiklal ve haysiyetinin koruyucusu mevkiiinde bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi."
Anne–çocuk ya da baba–çocuk ilişkisinde bile sevgi çoğu zaman koşullara bağlıyken, söz konusu durumda açık biçimde bir takıntıdan söz etmek gerekir. Bunun adı ne sevgi ne de aşk olabilir.
Kadının hissedemediği ya da hayatında eksik kalan duyguları, erkek üzerinden hayalî biçimde dışa vurduğunu söylemek mümkündür. Mantıksal olarak değerlendirdiğimizde, kadın babasını tanımamaktadır; dolayısıyla baba sevgisinin eksikliği belirgindir. Annesi ise babasıyla birlikte “yarı ölü” bir hâlde yaşamaktadır; anne, kıza gerçek anlamda bir sevgi sunmaz. Kızın hayatında yalnızca bir “anne figürü” vardır, fakat bu figür duygusal tatmin sağlayacak bir kaynak değildir. Bu nedenle kadın, içindeki sevgi ihtiyacını yanlış bir şekilde “başkasını sevmek” olarak yorumlamış olabilir. Bu yorumun temelinde de anneden gelen duygusal yoksunluk bulunur; çünkü anne de baba ile beraber duygusal olarak ölüdür. Kadın, sevgi sandığı şeyi aslında yanlış bir örüntü üzerinden öğrenmiştir. Hayatındaki tek sevgi, annesinin ölmüş babasına duyduğu sevgi olup bu sevgi bile çocuğa yansımamaktadır. Dolayısıyla çocuk, gerçek olmayanı seçer; tıpkı babası gibi hayatında olmayan bir erkeğe tutunmaya çalışır. Adama kendini tanıtmaması ve adamın hayatında fiilen yer almaması da bunun bir göstergesidir.
Aşk hayatına dair olarak şunu söyleyebilirim: Ben bir insanı, gözüm kapalı bir uçurumdan atlayacak kadar asla sevemem; böyle bir ihtimal yoktur. Çünkü karşımda duran kişi de benim gibi fanidir; benim yaptığım hataların benzerlerini yapan, kusurları olan biridir. O bir ilah değildir. Bu nedenle bu tür bir bağlanma ancak koşullu sevginin bir yansıması olabilir. “Sen benim sevgilimsin çünkü seni sevmeyi seçtim.” Sevgi bu bağlamda benim aklımın ve irademin bir tercihidir. İradenin bulunduğu yerde mutlak aşkın yeri