Meltem Ekr Tkyldrm

Meltem Ekr Tkyldrm
instagram.com/retr.osuzmerkur... Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.
Puan vermedi·136 syf.··
2026 6. kitabı
Toprak ana, bağrına düşen her damla yaşla bize savaşın en çirkin, en soğuk yüzünü bir kez daha gösterdi... "Filler tepişir, çimenler ezilir" der ya şair; Aytmatov’un satırlarında ezilenlerin feryadını Tolgunay’ın nasırlı ellerinde, kurumuş gözpınarlarında ve toprağa fısıldadığı her hıçkırıkta hissederiz. Savaş sadece cephede patlayan toplar, dumanı tüten tüfekler değildir; savaş, ocağı tüten evlerin bir ömür sürecek ağır sessizliğe gömülmesidir. ​Hani dertli türküde yüreğimize oturur ya o sızı; "Burası Muş’tur, yolu yokuştur; giden gelmiyor, bu nasıl iştir?" İşte savaş, o yokuşlarda yitip giden umutların, bir daha asla dönmeyecek olan evlatların, babaların, eşlerin ardından bakakalan buğulu gözlerin hikayesidir. Gidenin gelmediği o kara delikte, geride kalanların omuzlarına çöken koca bir dünyadır savaş. ​Tolunay’ın hikayesinde, Sovyet rejiminin buz gibi, ruhsuz ve zalim hırsının altında ezilen insan onurunun sızısı vardır. Halkın elinden, evladının rızkından zorla koparılan her bir dane ekin, aslında bir toplumun geleceğinin talan edilmesidir. Ancak bu karanlık dehlizin karşısında, tarihimizin en onurlu, en vefalı duruşu yükselir: Milli Mücadele’nin nahif ve fedakâr ruhu... ​Atamın Tekalif-i Milliye emirleriyle halkından istediği bir çift çorapta bile bir zorbalık değil, bir milletin birbirine olan sarsılmaz aşkı, bir vatanın namusunu koruma andı gizlidir. Sovyetlerin insanı yok sayan zulmü nerede, Türk milletinin kendi hürriyeti için canından koparıp verdiği lokmanın kutsallığı nerede... Sinan Meydan’ın da kıymetli tespitiyle altını çizdiği gibi; bu bir sömürü değil, büyük bir helalleşmedir. Milli Mücadele’de o zor günlerde halkın ordusuna emanet ettiği her malın, her emeğin bedeli, zaferden sonra bir bir, kuruşu kuruşuna geri ödenmiştir. ​Biri, halkının
Toprak AnaCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202278bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İnsanlık Ağacının Kırılmış alları
Puan vermedi·160 syf.··
2026 5. kitabı
Huzursuzluk Zülfü Livaneli Aslında meseleye bir sosyal medya atasözüyle başlamak lazım: "Dünyayı kadınlar yönetseydi en fazla birbirine küs ülkeler olurdu." Bugün gerek din gerek yönetim anlayışı olarak tamamen ataerkil bir yapıda yaşıyoruz. Bu yüzden kadınlar hep acı çeken ve zulme uğrayan taraf olurken, erkekler de zalimin ta kendisi olmuşlar. Tabii bunu özellikle zulüm yapan ve buna maruz kalan topluluklar özelinde söylüyorum. ​Zalimin neden zalim olduğunu, onu bu duruma iten sebepleri falan hiç merak etmiyorum; benim demek istediğim tam olarak bu değil. Bizde çok meşhur bir söz vardır: "Kurttan kuzu doğmaz." Herkes ne gördüyse onu işleyerek büyür. Ama bazen, milyonda bir ihtimal de olsa, alimden zalim doğabiliyor ya da kurttan kuzu çıkabiliyor. En doğru deyimle, bazıları "şeytanın yeryüzü şubesi" gibi oluyor. Bu yüzden kötülüğe güzelleme yapmayı doğru bulmuyorum; bir insan kimden doğarsa doğsun, kötüyse kötüdür, zalimse zalimdir. ​Mesela Hasan Sabbah’ın Alamut romanında bu kötülük çok iyi aktarılmış. Sahte bir cennet yaratma fikri, ilk uyuşturucu kullanımı ve en önemlisi o ilk terör örgütü yapılanması... Hasan Sabbah zamanında insanlar o "çitlerin" ardındaki dünyadan habersiz yaşıyordu ama şimdi elindeki teknolojiyle dünyanın öbür ucunda ne olup bittiğinden haberin oluyor. Buna rağmen günümüzdeki terör örgütlerine hâlâ akın akın üye olanlar var. Yani kötülük artık eskisine göre çok daha sistemli bir hal aldı. ​Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk kitabında da IŞİD zulmüne uğrayan Suriyeli bir kadın ve Türk bir gazetecinin hikayesi anlatılıyor. Kitap genel olarak iyi olsa da beni pek sarmadı, açıkçası biraz yüzeysel buldum. O büyük zulmün içindeki karakterler sanki biraz eksik, Hüseyin’in hikayesi ise yarım kalmış gibi. Yine de mayıs ayının kitabını bir çırpıda bitirmiş olmanın
HuzursuzlukZülfü Livaneli · İnkılap Kitabevi · 2021117,8bin okunma
"Kalp" Bir Kelime Değil, Bir Menzildir
Puan vermedi·328 syf.··
2026 8. kitabı
·
78 günde okudu
·
Okunma: 22 Mayıs 2026 12:16
İskender Pala’nın Kalp kitabı için aslında ansiklopedik bilgilerin Anadolu’nun samimi, yerel diliyle yeniden harmanlanmış hali diyebiliriz. Bu topraklarda kalbin adı tek değildir; kimi zaman cesur bir yürek, kimi zaman da incecik bir gönül olur. Yazarın ipeksi anlatımı Anadolu’nun hüzünlü coğrafyasıyla birleşince, ortaya gerçekten seyretmeye doyulmaz edebi bir manzara çıkmış. ​Kitapta alışık olduğumuz türden bir olay örgüsü yok belki ama her sayfası buram buram Anadolu kokuyor. Tasavvuftan türkülere, şiirlerden kadim hikâyelere kadar her satır, uygarlığa beşiklik etmiş bu toprakların diliyle bize sesleniyor. Türkülerle bu ruhu anlatmak gerekirse; Neşet Ertaş’ın "Gönül Dağı"nda yağan yağmur ve boran, İbrahim Erkal’ın "Gönül nazlı bir şey ister" diyerek hatırlattığı naif bekleyiş ve Erkan Oğur’un sesiyle süzülen Karacaoğlan’ın "Gönül gurbet ele varma, ya gelinir ya gelinmez" uyarısı, kalbin bu topraklardaki hikâyesini en saf haliyle özetliyor. ​Bu noktada akıllara şu soru gelir: "Aşkla âbad olmak varken neden aşk bizi berbad etsin?" İşte kitapta sıklıkla geçen masiva kavramı, yani fani olandan baki olana yönelme sancısı tam burada düğümlenir. Aşkın bizi "berbat" etmesi aslında bir yıkım değil; kalbin içindeki geçici heveslerden ve fani bağlardan arınma sürecidir. Gönül ancak bu dünyevi meşgalelerden temizlendiğinde hakiki bir inşaya, yani "âbad" olmaya hazır hale gelir. ​Nihayetinde İskender Pala, Anadolu’nun bu köklü bilgeliğini ve tasavvufi derinliğini şu kutlu hakikatle mühürler: "Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur." Gönül ne kadar nazlı olursa olsun, sonunda huzuru bulacağı tek liman fani olandan geçip baki olana sığınmaktır. Kalp İskender Pala menzilde buluşmak dileğiyle.
Kalpİskender Pala · Turkuvaz Kitap · 20195,5bin okunma
Yaylanın Çimenine Ait Olanlar ve Olamayanlar :))
Puan vermedi·56 syf.··
2026 4. kitabı
Hikâyeye hep coğrafi bir pencereden baktım; Spotify’da denk gelen 'Yaylanın Çimenine' türküsü, zihnimde bambaşka bir kapı araladı. Düşünsene; o dondurucu dünyada ne yayla var ne de çimen... Yeşil nedir bilmeden, dünyanın geri kalanından bihaber bir beyaz karanlığın içinde yaşıyorlar. Kitabın esas oğlanı Naas, bu bakir coğrafyanın ve kadim bir yerli kabilesinin evladı. Ancak hikâyesini anlatmaya başladğında, beyaz adamın elinin değdiği her vahayı nasıl bir ateş topuna çevirdiğini ve dokunduğu her ruhu nasıl kuruttuğunu görüyorsun. Beyaz adamın o amansız kini ve dinmeyen intikam aşkı, bir zehir gibi Naas’ın kanına işlemisti. Atalarından devraldığı o saflık, yerini beyaz adamın karanlık hırslarına bırakmış. Güncel bir deyişle ifade edersek; kime benzemekten en çok korktuysa, hikâyenin sonunda tam da ona dönüşmüş Naas. ​Biraz durup kendi coğrafyamızı ve o köklü kültürümüzü yad edeyim: Türküde o kadar nahif söyler ki; 'Koyamazsın kimseyi sevdiğinin yerine.' Naas da yolun en başında, o yıkıcı yabancı gelmeden evvel, sadece sevdasının ve süregelen bir davayı sonlandırmanın o asil gayesiyle yola çıkmıştı. Söylesene, bu âşık hangi yolda yürüsün? Naas kendine bir yol seçti seçmesine ama o yolun menzili onu hiç ummadığı bir sona, yabancılaştığı bir iklime götürdü. Ben yerleşik bir kültürün insanı olarak, kendi hayat tecrübelerimden yola çıkarak 'yaylanın çimenini', yani sükûneti ve aidiyeti tercih ederdim. Fakat bu sadece bir ihtimal, bir gönül tahmini... Zira Naas’ın geçtiği o ateş çemberinden geçmeden, onun buz denizlerindeki yalnızlığını tatmadan verilen her karar, eksik bir cümleden ibarettir." Bir Kuzey Macerası Jack London
Bir Kuzey MacerasıJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202425,4bin okunma
Puan vermedi
BOŞA ÇABALARIN BU GÖNÜLLERDE HÜKMÜ GEÇMİYOR ​İnsan, içindeki o kontrolsüz hırsın esiri olduğunda, aslında sadece karşısındakini değil, kendi sonunu da hazırlamaya başlar. Hele ki hayatını karanlık ve etik dışı işlerle sürdürmeye alışmış bir karakter için, karşısına çıkan mağrur bir duruşu yıkma arzusu, dizginlenemeyen bir yıkımın fitilini ateşler. Onur, korunması gereken en kutsal kale olsa da, bazen kişinin kendi egosunu tatmin etme çabası, başkasının onurunu fütursuzca çiğnemesine neden olur. Oysa gerçek asalet, o kaleyi sadece kendimiz için değil, en savunmasız anında bize sığınanlar için de ayakta tutabilmektir. ​Vaktinde söylenmeyen sözler ve yapılmayan yardımlar, sonrasında dünyanın en büyük fedakarlığına dönüşse bile gideni geri getirmez. Bu noktada özür, artık bir telafi aracı değil; sadece hata yapanın kendi vicdanını rahatlatma, o enkazın altından sağ çıkma çabasıdır. Bir eylemin gerçek kıymeti, tam ihtiyaç duyulan o kritik andadır. O an geçtikten sonra gösterilen her çaba, karşı tarafta bir soğumuşluktan ziyade tam bir 'değersizlik' hissi yaratır. Bu, affetmemekten bile daha ağırdır; çünkü o kişi artık gözünüzde bir nefret objesi dahi olamayacak kadar silinip gitmiştir. ​Zweig’ın bu sarsıcı hikâyesi aslında bize şunu gösteriyor: İnsan insana her zaman muhtaçtır ama o muhtaçlık anındaki kibir, bir 'Amok koşucusu' gibi önüne çıkan her şeyi yıkarak son sürat bir boşluğa sürüklenmemize neden olur. Geriye kalan ise vaktinde dileyemediğimiz o özrün, tufandan sonraki anlamsız yankısı ve o koca hiçliktir. Amok Koşucusu Stefan Zweig
Amok KoşucusuStefan Zweig · Can Yayınları · 2018134,8bin okunma