Nobel ödüllü José Saramago’nun çarpıcı romanı Körlük, bana göre tek bir körlüğü değil, katman katman ilerleyen bir karanlığı anlatıyor. Okudukça fark ettim ki bu körlüğü dört ayrı yerde yakalamak mümkün.
İlki, görmemek değil, bakmamayı seçmek. Adaletsizliği, şiddeti, bencilliği ve eşitsizliği görmezden gelen o tanıdık körlük.
İkincisi, daha derin ve daha sessiz; vicdanın kapanması. Empatinin kaybolduğu, ahlakın unutulduğu ve insanın kendisi dışında kimseyi önemsemediği bir yer.
Üçüncüsü, medeniyetin aslında ne kadar ince bir maske olduğunu hatırlatıyor. Düzen ortadan kalktığında hukukun, hukukun yokluğunda gücün konuştuğu ve gücün olduğu yerde insanlığın sessizce kaybolduğu bir gerçek.
Ve son olarak, güç ve kontrol. Güçlünün zayıfı ezdiği, korkunun düzenin yerini aldığı ve insanın insana yabancılaştığı o karanlık alan.
Kitap, trafikte aniden kör olan bir adamla başlıyor. Etrafındaki herkes korna çalarak, bağırarak ondan yola devam etmesini bekliyor; ama o panikle sadece derdini anlatmaya çalışıyor. Çok geçmeden bu durum bireysel bir talihsizlik olmaktan çıkıp kitlesel bir salgına dönüşüyor. Aslında bu, yalnızca bir başlangıç.
Çünkü bu kitap bir olaydan çok, bir yüzleşme.
Saramago’nun yalın ama sarsıcı diliyle, karakterlerin isimlerinin bile önemsizleştiği bir yerde buluyorsun kendini. Herkes aynı, ama aynı zamanda hiç kimse. Kimlikler silindikçe geriye ya yalnızca insan kalıyor ya da insanlıktan geriye hiçbir şey kalmıyor..
Bir noktadan sonra anlıyorsun ki vicdan, ahlak ve medeniyet sandığımız kadar sağlam değil. Bu yapı çözüldüğünde, insanın içindeki bastırılmış taraf açığa çıkıyor.
Kitapta körlük “beyaz körlük” olarak tanımlanıyor. İnsanlar karanlığa değil, göz alıcı bir beyazlığa hapsoluyor. Belki de en çarpıcı tarafı bu: Görüyor gibi olup aslında hiçbir şeyi