Yağmur Kaçkansoy

Yağmur Kaçkansoy
@Yummyy
7/10
·224 syf.··
Beğendi
·
2026 5. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 08 Nisan 2026 11:11
Alex Schulman, "Hayatta Kalanlar" ile bizi sadece sakin bir göl kıyısına değil, parçalanmış bir çocukluğun sarsıcı enkazına davet ediyor. Fredrik Backman’ın bu kitap için söylediği “üç kardeş için ağlayacağınız duygusal bir labirent” benzetmesi, okuma sürecini özetleyen en doğru cümle sanırım. Kitabın en büyüleyici yanı, bir saat gibi işleyen kusursuz kurgusu. Hikaye iki koldan ilerliyor: Bir yandan günümüzde üç kardeşin gerilimli buluşmasını saat saat geriye giderek izliyoruz, diğer yandan çocukluklarındaki o travmatik yaz mevsimine doğru ileriye sarıyoruz. Bu iki zaman çizgisi, kitabın sonunda öyle sarsıcı bir noktada birleşiyor ki, taşlar yerine oturduğunda zihninizdeki resim tamamen değişiyor. Schulman, çocuklukta hissedilen o “görünmezlik” duygusunu ve alkolün, ilgisizliğin gölgesinde büyüyen ruhların nasıl ya sertleştiğini ya da kırıldığını son derece sade ama etkileyici bir dille aktarıyor. Bu yüzden kitap bir göl kıyısı hikâyesi değil; parçalanmış bir çocukluğun enkazına yapılan bir yolculuk. Nils, Benjamin ve Pierre… Aynı evde büyüyüp birbirine bu kadar yabancı kalabilmiş üç kardeşin sessiz savaşı, romanın en çarpıcı yönlerinden biri. Aralarındaki iletişimsizlik ve bastırılmış öfke, durgun görünen bir gölün altındaki tehlikeli akıntılar gibi; yüzeyde sakin, derinde ise yıkıcı. İskandinav edebiyatına özgü o puslu ve soğuk atmosfer, kitabın her satırına sinmiş durumda. Okurken kendimi o göl kıyısındaki evin bahçesinde, o gergin akşam yemeklerinin içinde buldum. Özellikle Benjamin’in zihninde dolaşırken, belleğin insanı korumak için neleri silebileceğini ya da nasıl çarpıtabileceğini sorgulamaya başladım. Finale geldiğimde ise her şeyin anlam kazanmasıyla birlikte, bir ailenin aslında nasıl "hayatta kalamadığını" görmek beni uzun süre bir duvarı izlemek zorunda
Hayatta KalanlarAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20252,128 okunma
Reklam
7/10
·128 syf.··
2026 4. kitabı
·
34 saatte okudu
·
Okunma: 04 Nisan 2026 23:23
Suzan Defter, birbirine teğet geçen iki insanın günlüklerinden oluşuyor. Sayfanın bir yanında Ekmel’in, diğer yanında Derya’nın iç dünyasına bakıyoruz. Yer yer aynı ana denk gelen bu günlüklerde; aynı olayın iki farklı zihinde nasıl bambaşka yaşandığını, kederin, hayatın ve eksikliğin nasıl başka başka anlamlara dönüştüğünü görüyoruz. Derya’nın yalnızlığı, yaşayamadıkları, içine attıkları ve dışa vuramadıkları… Ekmel’in ise hayatla barışamamış hali, kendi yalnızlığına çekilişi ve o yalnızlığı paylaşacak birini arayışı… İkisi birbirinin hayatına değiyor ama hiçbir zaman tam olarak kesişmiyor. Arada hep ince bir boşluk kalıyor. Suzan ise görünmeyen ama hissi sürekli dolaşan bir karakter. Bir insan mı, bir hatıra mı, yoksa yarım kalmış bir ihtimal mi—bunu net olarak bilmiyoruz. Ama şunu anlıyoruz; bazı insanlar hayatımızda kalmaz, ama etkileri asla bitmez. Bu kitap aşkı anlatıyor… ama bildiğimiz anlamda değil. Daha çok yaşanamamış olanın, söylenmemiş cümlelerin, geç kalınmış duyguların ağırlığını taşıyor. İçinden sadece şu cümle geçiyor: “Bir şeyler olabilirdi… ama olmadı.” Bu kitap yalnızlığı anlatıyor. İnsanın kalabalıklar içindeki yalnızlığını değil sadece, kendi içinde kaybolduğu o en derin hâlini. Bu kitap kıskançlığı anlatıyor. Ama öyle açık açık dile gelen bir kıskançlık değil. İçte büyüyen, adı zor konulan, insanın kendine bile itiraf edemediği bir duygu. Ekmel’in içinde birikenler, Derya’nın kaybetme ihtimaliyle şekillenen davranışları… Suzan Defter, yüksek sesle konuşan bir kitap değil. Bağırmıyor, iddialı cümleler kurmuyor. Ama tam da bu yüzden, insanın içinde uzun süre kalıyor. Çünkü bazen en derin hikâyeler, en sessiz anlatılanlardır.
Suzan DefterAyfer Tunç · Can Yayınları · 202520,2bin okunma
Körlük
10/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
Nobel ödüllü José Saramago’nun çarpıcı romanı Körlük, bana göre tek bir körlüğü değil, katman katman ilerleyen bir karanlığı anlatıyor. Okudukça fark ettim ki bu körlüğü dört ayrı yerde yakalamak mümkün. İlki, görmemek değil, bakmamayı seçmek. Adaletsizliği, şiddeti, bencilliği ve eşitsizliği görmezden gelen o tanıdık körlük. İkincisi, daha derin ve daha sessiz; vicdanın kapanması. Empatinin kaybolduğu, ahlakın unutulduğu ve insanın kendisi dışında kimseyi önemsemediği bir yer. Üçüncüsü, medeniyetin aslında ne kadar ince bir maske olduğunu hatırlatıyor. Düzen ortadan kalktığında hukukun, hukukun yokluğunda gücün konuştuğu ve gücün olduğu yerde insanlığın sessizce kaybolduğu bir gerçek. Ve son olarak, güç ve kontrol. Güçlünün zayıfı ezdiği, korkunun düzenin yerini aldığı ve insanın insana yabancılaştığı o karanlık alan. Kitap, trafikte aniden kör olan bir adamla başlıyor. Etrafındaki herkes korna çalarak, bağırarak ondan yola devam etmesini bekliyor; ama o panikle sadece derdini anlatmaya çalışıyor. Çok geçmeden bu durum bireysel bir talihsizlik olmaktan çıkıp kitlesel bir salgına dönüşüyor. Aslında bu, yalnızca bir başlangıç. Çünkü bu kitap bir olaydan çok, bir yüzleşme. Saramago’nun yalın ama sarsıcı diliyle, karakterlerin isimlerinin bile önemsizleştiği bir yerde buluyorsun kendini. Herkes aynı, ama aynı zamanda hiç kimse. Kimlikler silindikçe geriye ya yalnızca insan kalıyor ya da insanlıktan geriye hiçbir şey kalmıyor.. Bir noktadan sonra anlıyorsun ki vicdan, ahlak ve medeniyet sandığımız kadar sağlam değil. Bu yapı çözüldüğünde, insanın içindeki bastırılmış taraf açığa çıkıyor. Kitapta körlük “beyaz körlük” olarak tanımlanıyor. İnsanlar karanlığa değil, göz alıcı bir beyazlığa hapsoluyor. Belki de en çarpıcı tarafı bu: Görüyor gibi olup aslında hiçbir şeyi
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022131,9bin okunma
Nermin Yıldırım - Unutma Beni Apartmanı
8/10
·424 syf.··
2026 1. kitabı
Nermin Yıldırım’ın okuma sırasını bilmediğim için aslında ilk okumam gereken romanı olmasına rağmen üçüncü sırada okuduğum kitabı oldu Unutma Beni Apartmanı. Sevmeme rağmen, diğer okuduğum kitaplarının yanında biraz daha sönük kaldığını düşünüyorum. Her zamanki gibi, ilk sayfalarda “ben ne okuyorum?” dediğim ama sonrasında beni içine çeken bir eserdi. Süreyya’nın hikâyesini okurken bir yandan da Türkiye’deki gelişmelere tanıklık ediyoruz. Saklı Bahçeler Haritası kadar yoğun olmasa da, bu arka plan burada da kendini hissettiriyor. Süreyya… Canım Süreyya. Duvarları olan Süreyya. Kırılmaktan korkan, terk edilmekten korkan Süreyya… Onu okurken hem sevdim hem çok kızdım. Hatta çoğu zaman, onu anladığım halde anlamak istemediğim bir yerde durdum. Çünkü Süreyya bana sürekli aynı soruyu sordurdu: Kendine bunu neden yapıyorsun? Önüne çıkan çıkış yollarını görmesine rağmen o yollardan kaçmasına kızdım. Terk edilmenin yarattığı o derin korkuyu, insanlara karşı ördüğü kalın duvarları anladım anlamasına ama insanları bu kadar kolay hayatından çıkarabilmesine kızdım. Süreyya, yaşamadığı hayatların, yaşanma ihtimali olan hayatların katili gibi geldi bana. Bir yerde sevgi için söylediği o cümle çok çarpıcıydı: “Evvelce bilmediğim bir şeyin eksikliğini duymuyorken, şimdi birinin, bir erkeğin beni sevdiğini öğreniyordum.” Ama tam da bu noktada kaçması… Bilmekten korkması… Sevilmekten korkması… İşte orada içim gerçekten kırıldı. Kendini bu sevgiye layık görmemesi, içinde sevilecek bir yan olmadığına inanması insanda derin bir merhamet uyandırıyor. Ama ironik olan şu ki, Süreyya’nın en çok nefret edeceği şey de bu merhamet olurdu. Karşısında olsam, bana bakışından bile rahatsız olur ve arkasına bakmadan giderdi. Çünkü o, insanların ona acıyarak bakmasına karşı duvarlar örmüş biri. Annesi
Unutma Beni ApartmanıNermin Yıldırım · Hep Kitap · 20176,1bin okunma