Kitabı uzun zaman önce alıp kitaplığıma koymuştum. Şimdi okuma fırsatı elde edebildim. Bu zamana kadar okumadığım için kendime biraz kızgınım. Kitabın ilk sayfalarında Raif Efendi’nin siyah defterinden bambaşka bir hikaye çıkacağı aklımın ucundan bile geçmedi. Sabahattin Ali insan doğasını, ruhunu ve reflekslerini ustalıkla gözlemlediğini eserinde bizlere kanıtlamış. Bunun yanında çoğu insan, içinde kopan fırtınaları, zaman zaman dünyasının nasıl karardığını, bazense nasıl uçsuz bucaksız kır bahçelerinde koşar gibi hissettiğini herhangi bir iletişim aracıyla tam anlamıyla diğer insanlara ifade edemez. Bu açıdan Sabahattin Ali aslında kitabında, tüm insanlara lisanı olmayan bir dilde tercümanlık hizmeti de vermiş. Kitabı bitirdikten sonra beni en çok etkileyen şey insan ilişkilerinde sabırlı olma konusu oldu. Raif Bey eğer deliler gibi aşık olduğu kadına karşı bu kadar sabırlı olmasaydı bu destansı aşk hikayesi başlamadan bitecekti. Ama Raif Efendi sadece sevdiği kadının yanında olmanın keyfini çıkarmaya baktı. Maria’nın kendisinden istediği şeyi yaptı(sakın benden bir şey isteme). Günümüzde bizler insanlardan sürekli bir şeyler bekliyoruz. Sürekli birilerine fatura kesiyoruz. Birisini sevip onun uğrunda bir şeylerden vazgeçtiğimiz için karşı taraftan bunun karşılığını bekleme cüretini kendimizde çok rahat buluyoruz. Raif bey sadece sevdiği insanla birlikte olmakla yetindi. Kitabın son kısmına gelecek olursak Raif beyle birlikte ben de kendimden utandım. Maria’nın mektuplara cevap vermediği bölümde Raif beyle birlikte ben de Maria ya yüklemdim onu suçladım. Maria’nın öldüğünü öğrenince yerin dibine girdiğimi söyleyebilirim. Bu konuda kendi eksikliğimi bir kez daha farkettim. İnsanlar hakkında peşinen hüküm vermeyi çok sevdiğimi düşünmeye başladım. Bir insanın dünyadaki