" Büyük filozof Bertrand Russell 1970'te ölmeden önce, "Dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir halk kendi ülkesinden kitleler halinde sürülmeyi kabul etmez," demiş, sonra da şöyle sormuştu: "Filistin halkının başka kimsenin hoş göremeyeceği bir cezayı kabul etmesi nasıl beklenebilir?"
" Çatışmalar yoğunlaşıp da insanlar dört bir yana dağıldığında iletişim bazen imkansız bir hale geliyordu; böyle zamanlarda Kudüs'teki yatılı okullar bize anne babalarının haberi olmadan çok sayıda çocuk gönderiyordu. Bu çocukların geceleri korkuyla çığlıklar atarak uyandıklarını ve yeniden uykuya dalabilmeleri için sarılıp okşayarak onları avutmamız gerektiğini hiç unutmam. Bir sabah yaşları yedi ile on arasında değişen üç tatlı kız çocuğu teyzeleriyle birlikte gelmişti. Yafa'daki anne babalarının başına ne geldiğinden haberleri yoktu ve hiç paraları kalmamıştı. Kızlar korkmuş görünüyordu; teyzeleri kaygılarını dile getirdiğinde gözyaşlarımı tutamamıştım. "Hayallah" demişti teyzeleri, "ben bu çocuklara cesaret vermeniz için size gelmiştim, ama siz gözyaşlarına boğuldunuz." Benimde aynı yaşlarda çocuklarım vardı ve bu afallamış küçük yavrucakların hali tarifsiz bir azap vermişti bana."
" Ehliyâ Okulu'ndaki yatılı öğrencimizden on iki yaşındaki Hasan anne babasına şöyle yazmıştı: Şoför Ömer Filistin'in dört bir yanında yangın olduğunu söyledi. Yafa'daki limanı yaktıklarını ve bütün denizcileri öldürdüklerini söyledi. Yafa üzücü bir yer. Şehirdr savaş var ve insanlar köylere kaçıyor. Ama köyler bile yanıyor. Ağaçları yakıyorlar. Lütfen yol kapanmadan gelin."
" Ama aynı zamanda, evsiz barksız kalıp rüzgarda savrulan ya da bombardıman altındaki şehirlerde yaşayan, terör ve şiddetin peşini bırakmadığı yüzlerce anne ve anne adayına ne olacak diye düşünmeden de edemiyordum."