O an aklıma Sokrates’in hikâyesi geldi. Hani idam kararı verildiğinde karısı, “Seni haksız yere mahkûm ettiler,” demişti ya… Sokrates, o bilge alaycılığıyla, “Daha iyi ya, haklı olarak mı mahkûm etselerdi?” diye cevap vermişti. Ankara meyhanelerinde bu anekdotu anlatır, rakı kadehlerini tokuşturur, Sokrates’in zekâsına hayran kalırlardı.
Ama hapishaneye düşüp bu gri duvarların arasında kalınca anlamıştı ki Sokrates yanılmıştı. Haklı olarak mahkûm edilmek, haksızlığa uğramaktan çok daha iyiydi. Haksız yere içeri atıldığında ortada ne bir suç, ne bir gerekçe ne de bir anlam vardı. Belirsizlik, bir zehir gibi damarlarına işlerdi. Gece gündüz, uykuda uyanık, “Niye buradayım? Niye?” diye sorardı kendine.
Haksızlığa uğrama hissi, öfkeyle karışıp içini kemirirdi. Keşke bir suçu olsaydı. Keşke bir hata yapmış olsaydı da, “Tamam, bunu ben seçtim, bedelini ödüyorum,” diyebilseydi. Haklı yere cezalandırılmak, haksız yere çürümekten bin kat daha katlanılır olurdu. Keşke bu düzen, onu hapse atarken haklı olsaydı. Keşke bu ceza, toplumun iyiliği için, adaletin bir parçası olarak verilmiş olsaydı. Keşke evrensel insan haklarına uygun, anlamlı bir bedel olsaydı bu.
O zaman en azından ruhunda bir teselli bulabilirdi; pişmanlıkla, suçtan tiksinerek kendini yeniden inşa edebilirdi. Ama hayır, pişmanlık bile lüks olmuştu orada. Pişman olmak istiyordu ama neye pişman olacağını bilemiyordu. Ve onun çektiği bu acı, ailesinin üzüntüsü, toplumun zerre kadar işine