"Düşünceleri daima isabetli olan amcam bir gün beni sokakta durdurup sordu:
'Zebaninin cehennemdeki ruhlara nasıl
işkence ettiğini biliyor musun?'
'Hayır' dediğimde, 'Onları bekletir'
diye yanıtladı."
Carl Jung
İnsan insanın zehrini alır. Ama onu zehirleyenler de insandı; başka insanlardı, soğuk, uzak, acımasız insanlar. O zaman belki de doğru olan şuydu: Seven insanlar birbirinin zehrini alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniydi. Sartre'ın, "Cehennem başkalarıdır," sözüyle de çelişmiyordu bu; çünkü yaşamınız boyunca size değenlerin bazıları cehennemi yaşatır - ayazda titretir, demir parmakların ardında çürütür- bazılarıysa cenneti sunar; sıcacık bir kucakla sarar, masum bir gülüşle hayata döndürür.
Bu konuda dünyanın en güzel dizelerini Robert Frost yazmıştı:"Ormanda giderken/ Yol ikiye ayrıldı/ Ve ben seçtim/ Daha az gidilmiş olanı." Öz mü daha önce gelmeliydi varlık mı? Kendisi önceden tasarlanmış bir makas, bir örtü, bir kitap mıydı yoksa daha özel, daha öznel bir varlık mı? İşte tüm soru buydu. Bu soru, onun varoluş mücadelesinin en can alıcı noktasıydı, var olmanın anlamıydı, yaşamın kendisiydi, bir savaş.
İki aya yakın süredir sivil insan yüzü görmemişti; İstanbul, karısı, sanki hiç var olmamış bir yaşamın soluk hayalleri gibiydiler. Temeltepe'deki koğuşta bazı geceler onların yüzlerini gözünün önüne getirmeye çalışıyor ama başaramıyordu. O ortam, o dondurucu soğuk, hayalleri bile engelliyor, zihnini zincire vuruyordu. İnsanın en yakınlarının yüzünü bir bütün olarak canlandıramayacağını orada öğrendi. Uzak tanıdıklarınızın yüzü net gelir gözünüzün önüne ama sevdiklerinizin yüzü bir türlü tamamlanamaz. Çünkü gülüşleri, kaş çatışları, yüz ifadeleriyle tanırsınız onları; tek bir sabit resim olarak değil, binlerce anının toplamı olarak. O anılar soğukta kayboluyordu, buza dönüşüyordu, paramparça oluyordu.