Binlerce övgüyle başladığım kitap hiç beklediğim gibi değildi. Çok sıkıcı, heycan yok, akış yavaş dili sıkıcı.. okuyamayacak kadar bunaltıcı maalesef yarıda bıraktım.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yürümenin Felsefesi Çok merak ederek başlamıştım bu kitaba ama içeriği ve paragraflar birbirinden çok kopuk.Merak ettiğim kadar değilmiş. Bölümlerde de aradığımı bulamadım çok bunalarak okudum.Pek beğenmedim
Bekle Beni, Zülfü Livaneli’nin Serenat, Kardeşimin Hikâyesi ya da Leyla’nın Evi gibi eserlerinden belirgin biçimde ayrılan, daha içsel, daha felsefi ve duygusal yoğunluğu yüksek bir roman. Livaneli bu kitapta yine kendi özgün dilini koruyor; ancak anlatımda daha olgun, daha düşünsel bir derinlik hissediliyor. Edebiyatın estetik yönü ve felsefi arka planı burada daha görünür hâle geliyor.
Romanın merkezinde Selim ve Leyla’nın aşkı var. Özellikle Selim’in Leyla’ya yazdığı mektuplar, yer yer insanı ağlatacak kadar romantik ve içten. Bu aşk, sadece duygusal bir bağlılık değil; aynı zamanda sabır, bekleyiş ve fedakârlık üzerine kurulu bir sınav gibi. Leyla’nın sabrı ve sevgisi romanın en güçlü damarlarından biri.
Selim karakteri bana Turgut Uyar’ı anımsattı. Turgut Uyar’ın doğu illerinden birinde yaptığı askerlik ve o dönemin zorlu koşullarıyla yoğrulan ruh hâli; romandaki Selim’in Sivas’ta, ağır kış şartları altında geçen askerlik süreciyle benzer bir duygu atmosferi oluşturuyor. Ayrıca Turgut Uyar’ın Tomris Uyar’a duyduğu büyük aşk ile Selim’in Leyla’ya olan derin bağlılığı arasında da duygusal bir paralellik kurmak mümkün. Hatta yer yer Selim’in iç dünyasında Edip Akbayram’ın hüzünlü, halktan ve gerçekçi sesi de hissediliyor. Bu yönüyle Selim, yalnızca bir roman karakteri değil; Türk edebiyatı ve müziğinin melankolik ruhunu taşıyan bir figür gibi.
Kitap hakkında ikiye bölünmüş bir okur kitlesi olduğunu söylemek mümkün. Kimileri Livaneli’nin alışılmış anlatımından uzaklaştığını düşünerek esere mesafeli yaklaşırken, kimileri de bu yeni ve daha felsefi yönünü güçlü buluyor. Ben de kitabı okumaya başlamadan önce neyle karşılaşacağımı merak ediyordum. İlk sayfalarda etkisine tam olarak giremesem de ilerledikçe metnin bıraktığı çağrışımlar ve duygusal derinlik daha belirgin
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,3bin okunma
José Saramago’nun Körlük romanı, sıradan insanların normal hayatları içinde aniden ortaya çıkan ve “beyaz körlük” olarak adlandırılan bulaşıcı bir salgınla her şeyin nasıl altüst olabileceğini anlatır; bu körlük karanlık değil, aksine bembeyazdır ve ışığın içinde kaybolmayı simgeler. İnsanlar bir anda yalnızca görme yetilerini değil, alışkanlıklarını, güven duygularını ve düzenlerini de yitirirken yeni bir yaşam biçimi kurmak zorunda kalır, bu süreçte kimi zaman dayanışmayı kimi zaman ise insanlıktan uzaklaşmayı deneyimlerler. Roman, görme engelli bireylerin yaşadıklarına empatiyle yaklaşmayı sağlarken, görmenin yalnızca fiziksel bir eylem olmadığını da hissettirir. Herkes kör olurken görmeye devam eden tek kadının varlığı ise hikâyenin en çarpıcı yönlerinden biridir; o, hem yol gösterir hem de her şeyi tüm çıplaklığıyla görmenin ağır sorumluluğunu taşır. Saramago’nun kendine özgü akıcı ve etkileyici diliyle örülen Körlük, okura rahatsız edici bir karanlıktan çok, insanı düşünmeye ve dünyaya farklı bir gözle bakmaya davet eden güçlü bir roman deneyimi sunar.