Av, aşk, gezinme, amaçsız bir yaşama sevinci ve hayatta kalma mücadelesi. Bu, sadece ormanın çalılıklarında değil, insan kalbinin karanlıklarında da bir şeylerin olduğu bir andır. Çünkü kalbin de kendi gecesi ve kurdun ya da geyiğin avlanma içgüdüsü kadar vahşi kendi kıpırtıları vardır. Rüya, arzu, kibir, bencillik, aşk deliliği, kıskançlık ve intikam hırsı insanın gecesinde, tıpkı çöl gecesindeki puma, akbaba ve çakal gibi pusuya yatmıştır. Bu, insan kalbinde ne gece ne gündüz olan andır, ruhun gizli köşelerinden sürünerek vahşi hayvanlar çıkar, kalplerimizde bir şey kıpırdar ve sonra ellerimizi de oynatır; yıllardır, hatta belki onyıllardır ehlileştirdiğimizi ve terbiye ettiğimizi sandığımız şey...
Kelimelere hapsediyorduk hayallerimizi, sevgimizi, umutlarımızı sadece o da değil bütün korkularımızı, öfkelerimizi, kırgınlıklarımızı... Tutsak olan dile gelip özgür kalmayı bekliyordu. Zamanında söylenmiyorsa, özgür kalmayı hak eden sevgilerimiz, özlemlerimiz, öfkelerimiz, ahlarımız, beddualarımız hiç dile gelmeyip tutsak oluyorsa çürüyordu, bekleyen her şey gibi. Bekleyen şey çürürdü, çürüyen her şey bozulurdu, bozulan şey kullanılmazdı, kullanılırsa zehir olurdu, zehir olan öldürürdü.
Kullanılmayan her kelime küfre döner, insanın en doğal düşmanı olurdu.
Söylenmeyen kelimeler kırar mı insanın kemiklerini? Kırardı! Söylenmeyen kelimeler bütün hücrelerine acımasızca işler mi?
İşlerdi! Otuz beş yıl umudu peşinden sürükler, gerçekleşmeyen hayalleri, özlemleri endişeyi saklı tutar mı? Tutardı! Tuttukça, kötünün yanında iyi olanı da çürütür mü? Çürütürdü! Ah kelimeler, söylenmedikçe ama cebinde ama dilinde çürüyen kelimeler! Bir çocuğun hayallerini çalan, bir kızın masumiyetini yok eden kelimeler, çivi gibi batan, bıçaktan keskin, kurşundan daha ölümcül kelimeler!
Çürümüş Kelimeler