"İrfan Yalçın, Büyük Soytarı’da bizi bir kahramanın değil, bir 'anti-kahramanın' aynasından kendi toplumsal çürümüşlüğümüze bakmaya davet eder. Kitap, yalnızca bir adamın maskeli yaşamını değil; o maskenin altında biriken hayal kırıklıklarını, geç kalmışlıkları ve insanın kendi varoluşuna karşı sergilediği o acımasız performansı konu alıyor. Yalçın'ın yalın ama sarsıcı diliyle örülen bu anlatı, bir soytarının yüzündeki boyayı silmeye başladığınızda geriye kalan o çıplak ve korkutucu yalnızlığı hissettiriyor."
"İlk Mektup", aslında bize dünyanın en ağır yükünün "anlaşılmamak" değil, "görülmemek" olduğunu anlatır. Karakterin o mektuptaki sesi, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmış bir adamın, uçurumun kenarından attığı son çığlık gibidir.
Hayatın sahnesinde herkesi güldüren Halil Usta; eşinin gidişi, oğlunun sırt çevirişi ve kızının derin sessizliğiyle, en acı oyununu boş koltuklara karşı oynuyordu.Bu yorgun kalp, yazdığı her satırda kızı Nermin’den gelecek tek bir kelimeyi bekledi ama sadece kendi sesinin yankısıyla terk edildi.
Mektupları okurken, karakterin sadece kendi talihsizliğine değil, insanlığın yitip giden masumiyetine de ağladığını hissediyoruz.
İrfan Yalçın, kelimeleri birer neşter gibi kullanarak okuyucunun ruhundaki sahtelikleri tek tek ayıklıyor.Kitabın her satırında yüreğimin ağırlaştığını, o hüznün ruhuma ilmek ilmek işlendiğini hissettim; keyifli bir okuma değildi belki ama yazarımız her eseriyle insan ruhunu incelikle dokumayı yine başarmış.