Yollarını ayırmakta zorlandığı ilişkilerinin yükü, korumaya çabaladığı kendiliğiyle olan ilişkisini bir veba misali sarıyor. Anlayışı parçalayan karşı konulmaz sona direniş, direnilenin pek uzağında acılar içinde kıvrananını tüketiyor. Bitmesi gerekeni bitirecek, cesaretin korkak maskesini bile takınamayan ruh; öyle derin bir ızdırap ve öyle sonu gelmez bir aşağılık hissinin altında eziliyor ki… Bitmezliğin halkaları boyunda, başlanamamışlıkların kamburu sırtında sokaklar boyu hayatlarca arşınlanıyor. Hangi caddeye, sokağa eve ya da çiğnenmişliğiyle kaldırıma baksa miadını seçemiyor. Mekan ve zamanın basit olagelmişliğinin canını bunaltan, aklını kaçırtan, anlamsızlığını perçinleyeni tarife imkan dahi bulamıyor. Ne bakışları ne konuşmaları oraya buraya saçılmış olan anlamlarını, zihin kütüphanesinden zahmetsizce çıkartıp toparlayamıyor...
Anlayış gergefinde çekiştirilen derisi incelip dokusu parçalanana, işlemeye hazır çürümüşlüğün kumaşı nakşedilecek gerçeğini kokutana değin; bedenini sessizliğin yankısında inletebiliyor yalnızca. Kuru nefesler gibi dağılarak dökülen cümle aralarıyla, çıkışı arayan gerginliğiyle beraber çıkıp gidecek olanı, terk edecek olanı yakalamaya çalışan titrek havada kollarıyla… Şimdi ona ondan daha uzak kalan bir kimse var mı bu yeryüzünde diye düşündüren zavallılığıyla ne onur kırıcı dedirtiyor izleyenine…
Başı yokluk sonu belirsizlik olan yokuşunu, düşmekten korkan adımlarıyla aynılığın deviniminde adımlayan yılgın ruh; yorgunluğuna teslim biçareliğiyle sayısız günlerce kendiliğine rağmen direnmeye devam ediyor…
Gün habersiz doğup battığı yakamozun eşiğinde titriyor.
Onu duyumsayanında batıp, kör kalacak olanında doğmak için halka halka çoğalıyor…