Yazarın henüz ilk hikayesinde bulunan Türk düşmanlığı bezeli ve İslamofobiyle 'taçlandırdığı'(!) yer yer mizojinist dili fazlasıyla rahatsız ediciydi. İstanbul gibi metropol bir şehri; karakterin ağzından içki içilirse hayalarına zelal getirilecek kadar tutucu, islamcı gerici gençler yüzünden bir cin bile yuvarlamakta zorlanacağı kadar kapalı, tüm kadınların kara çarşaflar içinde gezdiğini düşünecek kadar giyim kültüründen uzak (Ayrıca yazarın, karakterin ağzından dökülen ifadeleriyle kadınları objeleştirmekten kaçınmayan anlatımına değinmeyi de sözün bu kısmında unutmamak gerekir), kapalı çarşıyı sadece 'doğu'ya özgü niteliklere sahip bir Arap pazarı gibi gösterecek kadar Türkiye'deki çarşı konseptinden bi' haber ve boğaz köprüsüne bile bilenecek kadar can sıkıcı şekilde anlatması...
(Doğulu olarak görülen tüm ülkeleri tektipleştirilerek geride kalmış etiketi yapıştırmak ve buradakı insanların sanki dünyaya tüm kötülük tohumlarını yaymak için gece gündüz canla başla çalıştıkları bir peri masalı içindeymiş gibi davrandıklarını düşünerek yaşamlarını ucubeleştirerek anlatmak, 21.yüzyılda hala daha böyle bir cehalete sahip olmak, insanın tüm bu sayıp dökülenler için hatrı sayılır bir çaba harcaması gerektirdiğini düşündürüyor...)
Ayrıca yazar hikayeyi okuyan okurunun kendisine, hayatının herhangi bir döneminde acaba kalkıp da İstanbul'a gitme zahmetinde bulundu mu sorusunu yöneltmesine sebep oluyor. Sanıyorum ki bu sorunun cevabı, hayır.
Sözü bitirmeden belirteyim bahsettiğim alıntıları aşağıya koyacağım. Meraklıları bakabilir.
Bir daha bu yazarın herhangi bir kitabını okur muyum sorusuna gelecek olursak sanıyorum ki bu sorunun cevabı da muhtemel sebeplerden ötürü koca bir hayır olur...
***
"Kendimi bir halı, duvar halısı, nargile, çirkin taşbaskı manzaralar, Humeyni