"Anladım ki Zorba, bunca zamandır arayıp da bulamadığım adamdır; canlı bir yürek, sıcak bir hançere ve daha Toprak Ana'sından göbeği kesilmemiş, hilesiz, kocaman bir ruh!"
Makedonyalı, 65 yaşında, görmüş geçirmiş ama hala dünyanın mucizelerine çocuk gibi şaşıran, kadınların gözyaşlarına asla dayanamayan, santurla, raksla ve Zeybek'le duygularını ifade eden, özgür bir ruh Zorba.
Anlatıcı yani patron, onunla Girit'e giderken tanışıyor. Kendisine çorba yapması için işe alıyor Zorba'yı; kendisine korkmamayı, yaşamı sevmeyi, ayakta durabilmeyi öğreteceğinden habersiz... Patron, bir kitap kurdu, Zorba ise hayatı yaşayarak öğrenen bir adam. İkili Tanrı'nın varlığı, insanın canavarlığı gibi konularda tartıştıklarında Zorba hep Patron'un okuduğu sayfalarda bu konular hakkında ne gibi cevaplar olduğunu sorgular. Patron ise, o kitaplarda bu konuları tartışan kişilerin üzüntüsünün anlatıldığını söylemektedir.
Onlar linyit işiyle uğraşırken biz Zorba'yı tanırız Patron'un gözünden. Tanıdıkça kendimizi sorgularız, gerçekten yaşadık mı diye düşünürüz. Zira bu koca yürekli adamdan öğrenecek çok şeyimiz vardır.
Kitap boyunca beni sarsan bazı kısımları yorumlamak isterim:
•Zorba'nın duygularının yoğunluğunu sözle ifade edemeyeceğini belirtmesi ve dansla, santurla canlandırması beni çok etkiledi. Duygularımızı yaşamamız gerektiğini anladım.
•Anlatıcının dedesinin köye gelen misafirleri avlaması (!) ve onları bir güzel ağırladıktan sonra "Haydi bana gördüğün yerleri anlat." demesi içimi ısıttı. Köyde büyüyen biri olarak o sohbetlerin tadını iyi bilirim. Dedenin başkalarının gözünden dünyayı öğrenmesi çok hoşuma gitti. :)
•Tanrı'nın süngeri olması ve karşısına gelen insanların tüm günahlarını o süngerle silmesi örneğini çok sevdim. Hele anlatıcının bir ara Zorba gibisini bulamayacağı