Gürültü, sessizliğin içinde yankılanan bir boşluksa eğer, en derin yalnızlık gürültünün içindedir... Sessizlik, insanın kendi ruhunu dinleme fırsatıdır; ama gürültü, insanı kendi sesinden mahrum bırakır. Yalnız kalabalığın mekânı artık sadece metropoller değil. Binaların gölgesinde büyüyen çocuklar, gökyüzüne bakmayı unutan yetişkinler... Her şey bir "katman" haline geldi. Kat kat asfalt, kat kat beton, kat kat duvar... Her duvar biraz daha birbirini tanımıyor. Yaltıyor insanları birbirinden. Binalar yükseliyor ama komşular birbirini tanımıyor.
İnsanın çevresiyle bağı yalnızca doğayla değil, insan ilişkiyleriyle de kopmaya başladı. Beton bir binada, plastik bir sandalyede cam ekranlar arasında büyüyen bir birey için çevre artık nefes alınan bir yer değil; yalnızca yaşanılan, tüketilen bir fon.
Modern çağın getirdiği bu distopik çevresellik, insanı fiziksel olarak bir topluluğun parçası kılarken, psikolojik olarak yalnızlığa mahkûm ediyor. Kalabalıkların içindeyiz ama birbirimizden habersiziz. Çünkü görünür olmakla var olmak aynı şey değil. İzleniyoruz ama anlaşılmıyoruz. Bu yabancılaşma zamanla normalleşiyor. Gündelik dilimizden mimiklerimize kadar her şey sterilize ediliyor. Her şeyin "like" ile ölçüldüğü bu dünyada, bir dost omzunun yerini bir bildirim sesi alıyor. İnsan, çokluk içinde kendini eksik hissediyor.