Sanılır ki 'sabır' musibetlere dayanmanın, onlara katlanmanın adıdır. Halbuki asıl mesele hadiseye tahammül etmek değil, sabır üzerinden Cenab-ı Hak'la irtibat kurabilmektir.
"Keyif ile keyifsizliğin birbirinden asla ayrılmaz şeyler olduğunu düşünelim, öyle ki, insan birinin ne kadarına sahip olmak isterse, ötekinin de ancak o kadarına sahip olacak olsun. Nasıl bir seçim yapardınız? Mümkün olduğu kadar az keyif, dolayısıyla az acılı bir yaşam mı; yoksa o ana kadar hiç tadılmamış zevkleri tatmanın, büyük keyifleri yaşamanın ağır bedelini ödeten bir yaşam mı? Eğer ilk Ik seçeneği seçer ve acılarınızı azaltmayı, hatta yok etmeyi isterseniz, o zaman zevk alma kapasiteniz de azalacak, hatta yok olacaktır."
Sıfırı tüketmiş, dibe vurmuş bir insanın toparlandıktan sonra yaşadığı mutlulukla, dibi görmemiş bir insanın yaşadığı huzur aynı olamaz. Doğma büyüme âmâ olan birinin gözleri açıldığı anda onunla aynı görüntüyü görüyor olsak bile görebilmekten aldığımız lezzet aynı değildir. Fakirlikten yeni kurtulmuş birinin nimetlerden aldığı lezzetle, hayatı boyunca imkânlar içinde yüzen birinin nimetlerden aldığı tat elbette farklıdır.
İlaçların tatları genellikle iticidir. Ama onlara, nefse yaşattığı sıkıntıdan dolayı şifasız ve faydasız ilaç diye bakılmaz. Musibetler ve hastalıklar, tatları itici şifalardır. Sabır kelimesiyle 'Sabir otu' aynı kökten gelen kelimelerdir. Tıpta ve ilaç sanayiinde kullanılan sabir otu, zehir gibi acıdır. İşte sabır, bu sabir otunu yutmak gibidir. Başlangıcı itibariyle acı olsa da neticesi daima tatlı olacaktır.
Yaşanan her olumsuzluk acı bir ilaç gibi nefsi iyileştirmekte veya bir ameliyat gibi onu hastalıklardan kurtarmakta, temizlemekte ve onu asli tabiatına döndürmektedir. Dönülen bu tabiat ise, 'her insan İslam fıtratı üzerine doğar' hadisindeki hakikatin ta kendisidir. Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah, sizin içinizde olanı açığa çıkarmak ve kalplerinizi her türlü vesvese ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki bunları başınıza ge tirdi" (Al-i İmrân, 154).