Alper

Alper
Ne aşağıda teselli var, ne yukarıda. Bir tek biz varız. Küçük, kimsesiz, çabalayan, birbiriyle savaşan bizler.
İnsanların çoğu bürokratik patronlarca istihdam edilir, bu yüzden de onlara bağımlıdır. Bu insanlar, iş pazarlığı sırasında yalnızca emeklerini değil, kişiliklerini de (gülümsemelerini, beğenilerini, hatta dostluklarını) satmışlardır. Sağlamlıklarına ihanet etmişlerdir, yine de yükselecekler mi, yoksa düşecekler mi, toplumsal basamakları tırmanacaklar mı, yoksa sefalete ya da en hafifinden utanca ve sıkıntıya sürüklenecekler mi, bundan hiçbir zaman emin olamazlar. Bürokratik sanayi toplumu, bolluğun ortasında, endişeli ve korkulu insanların toplumudur.
Sosyoloji
Reklam
Tüketimi belirleyen, gerçek gereksinimlerimiz, damak zevklerimiz, gözlerimiz ya da kulaklarımız değil, daha çok, reklam sloganlarıdır. Çalışmanın anlamsızlaşması ve yabancılaşması, tümden tembellik özlemiyle sonuçlanır. İnsan, çalışma hayatından nefret eder, bu hayat kendini mahkûm ya da düzenbaz gibi hissetmesine yol açar. Mutlak tembellik -insanın parmağını bile oynatmak zorunda olmadığı, her şeyin "Siz düğmeye basın; gerisini biz hallederiz" şeklindeki Kodak sloganı misali tıkır tıkır işlediği bir hayat- insanın ideali olup çıkar. Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya (1946) adlı yapıtında çok özlü bir ilke olarak dile getirdiği üzere, pazarın genişlemesi için gerekli tüketim türü, bu eğilimi pekiştirir. Çocukluktan başlayarak her bireyin koşullandırıldığı sloganlardan biri şudur: "Bugün yaşayabileceğin eğlenceyi yarına bırakma." Arzumu tatmin etmeyi ertelemezsem (ve ancak elde edebileceğimi arzulamaya koşullandırılmışımdır), hiçbir çatışmaya girmem, hiçbir şüpheye kapılmam; hiçbir kararın verilmesi gerekmez; hiçbir zaman kendimle baş başa kalmam, çünkü her zaman meşgulümdür; ya çalışıyor ya da eğleniyorumdur. Kendim olarak kendimin farkına varmam gerekmez, çünkü sürekli kendimi tüketmeye kaptırmışımdır. Arzulardan ve doyumlardan oluşan bir sistemimdir; arzularımı yerine getirmek için çalışmak zorunda kalırım. İşte tam da bu arzular, iktisadi mekanizma tarafından sürekli kamçılanır ve yönlendirilir.
Sosyoloji
Yabancılaşmış insan, kendi ellerinden çıkmış eserler önünde diz çöker. Onun putları, kendisinin yaşam kuvvetlerini yabancılaşmış bir biçimde temsil eder. İnsan, kendisini, kendi kuvvetlerinin ve zenginliklerinin sahibi olarak değil, kendi canlı tözünü yansıtmış olduğu kendisi dışındaki başka şeylere bağımlı olan zavallı bir "şey" olarak deneyimler. İnsan, toplumsal duygularını devlete yansıtır. Bir yurttaş olarak, vatandaşları için hayatını feda etmeye bile isteklidir; hususi bir birey olarak onu yöneten şey, kendisine duyduğu bencilce ilgidir. Toplumsal duygularını devlette cisimleştirdiği için, devlete ve simgelerine tapar. Kendi güç, akıl ve cesaret duygusunu liderlerine yansıtır ve bu liderleri kendisine idol yaparak onlara tapar.
Sosyoloji
İnsanın karakteri, kendi elleriyle kurduğu dün yanın gerektirdiği şeylerce yoğrulmuştur. On se kizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda orta sınıfın rakteri, güçlü sömürücü ve istifçi özellikler gös teriyordu. Bu "aktif" karakteri, başkalarını sömür me ve daha da çok kâr etmek için kazançlarını biriktirme arzusu belirliyordu. Yirminci yüzyılda, insanın karakter yönelimi, oldukça büyük edil genlik ve piyasa değerleriyle özdeşleşme gösterir. Çağdaş insan, boş zamanının çoğunda kesinlikle edilgendir. Bengi tüketicidir; içkileri, yiyecekleri, sigaraları, konferansları, manzaraları, kitapları, filmleri "soğurur"; tümünü tüketir, yutar. Tüm dün ya, onun ağzına layık büyük bir nesnedir: Büyük bir şişe, büyük bir elma, büyük bir memedir. İn san, emici olup çıkmıştır, ebediyen beklenti içinde ve ebediyen düş kırıklığı yaşayan...
Sosyoloji
Ralph Waldo Emerson yüz yıl önce şöyle demişti: "Şeyler dizginleri almış eline, bizi dilediğince koşturuyor." Emerson'ın sözünü ettiği değişikliğe dikkat çekmek isterim. Martin Luther'e göre, soru, dizginleri hâlâ şeytanın tutup tutmadığı ve kişiyi dilediğince sürüp sürmediğiydi. Şeytan, Kötülüktü ve daha önce açıkça gösterdiğim gibi- Kötülük hâlâ beşeridir. Bugün bizim için sorun, artık şeytanın bizi di lediğince koşturuyor olması değildir. Problemimiz, bizi şeyle rin-yaratmış olduğumuz nesnelerin, koşulların-koşturuyor olmasıdır.
Sosyoloji
Reklam