Stefan Zweig'in bu kitabı, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı kitabı gibi ilk sayfadan sizi içine çekmiyor. İlerleyen sayfalarda merak sizi ele geçiriyor ama aşırı betimlemeler heyecanı kesintiye uğratıyor. Bir romanda betimlemeler, okuyucunun hayal etmesi ve kendini karakterin yerine koyması için önemlidir; ama uzun betimlemeler okuyucuyu hikâyeden koparır. Defalarca “Ana konuya mı dönsek acaba?!” derken buldum kendimi.
Romanın hikâyesine dönecek olursak: Yaşlı bir kadının, yıllar önce kendinden oldukça genç bir kumarbazı kurtarma arzusuyla başlayan yirmi dört saatini birine anlatması… Kadın, yirmi dört saatlik bir zaman diliminde hayatının en büyük duygusal çalkantısını yaşıyor. Bu, aşk mıdır? Şefkat midir? Yoksa kendi bastırılmış tutkularının ani bir patlaması mıdır?
Kadının yaşadığı duygu aslında bir aşktan çok, hayatında ilk kez hissettiği bir varoluş hâli gibidir. Yıllarca bastırılmış arzular, toplumsal rollerin gölgesinde kaybolmuş kimlik bir anda yüzeye çıkıyor. Kadın için o gün hem bir keşif, hem bir düşüş hem de bir uyanıştır.
Kitabı okudum ve bitti; ikinci kez okutacak kadar beni etkisi altına almadı. Yine de kadının cesareti, her şeyi geride bırakıp bir kez olsun kendi için bir adım atacak olması beni etkiledi.