Önce insan olacaksın, sonra Müslüman ya da Hristiyan ya da Yahudi...Tüm bu dinler, insana insanlığı öğretebilmek için sunulmuşlardır. Sen insan olmayı başarabilmek için doğduğunu anlamadıysan, hangi dine inandığının hiçbir anlamı yok.
Çünkü din gidilen bir yoldur, varılan yer değil.
Bedenimin içindeki canı gör,
sadece etimi değil.
Gözlerimin içindeki hayatı gör,
sadece bakışımı değil.
Hissettiklerimi gör,
sadece tepkilerimi değil.
Beni gör.
"Neredesiniz? Hepinizde bir parçam kaldı... Böyle birden çekip gidemezsiniz... Böyle susup gizlenemezsiniz... Kimdiniz siz? Ben sizdeki kendimi çok özledim; inceliktir, bir gün arayıp onu bana verin... Ben kendimdeki sizi özledim... Ne olur, hiç olmazsa onu arayıp sorun... Kimsesizliginiz bende kaldı... Bir yer söyleyin, getirip bırakayım..."
Kendimi tanıyamaz olmuştum. Hangisi bendim? İçimdeki, o güzelliğiyle dünyayı elde etmeye kışkırtılmış, karanlık ve ilgi tutsağı kadın mıydım; yoksa uğruna hayatından vazgeçmeye hazır olduğu aşkına mahkûm, ezilmiş, kapılarda bırakılmış, verdiği güven ve taşıdığı masumiyetle sana cazip gelmeyen, o sevdalı kadın mı? İkisi de olmak istemiyordum. Ama ikisinden de vazgeçemiyordum. Sanki biri olmazsa, diğeri yıkılacak gibiydi. Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldığımda çıldıracak gibi oluyor, ağır ağır ruhumu öldürüyordum. Artık yalnız kalmak dayanılmaz olmuştu benim için
Adına kader dedikleri, içine hapsolduğumuz, ne akışını, ne sonunu, ne de bize biçilen rolleri bir türlü değiştirmediğimiz o acımasız öyküde, benim rolüm, seni hep kaybetmekmiş sevgili!...