Küçükken yaşamanın bir hizmet olduğunu sanırdık usta. Dünya bize hizmet edecek, yollar önümüze serilecek, biz de o kahramanlık hikayelerinin başrolünde devleşecektik maşallah. Oysa zaman geçtikçe anladık ki, hayat bizi başrol değil, en fazla kendi trajedimizde figuran yapıyor. O pelerin takıp uçmayı düşleyen çocuk, bugün bir şantiyenin tozunda, bir ofisin loş ışığında ya da bitmek bilmeyen bir geçim derdinin tam ortasında, elinde bir anahtarla dünyayı değil, sadece günü kurtarmaya çalışıyor. Bu hayatın bize attığı en büyük kazık, her şeyin mümkün olduğu yalanıdır. Büyüdükçe imkanlar artar sanıyorduk ,meğer büyüdükçe sadece mecburiyetler artıyormuş. Hayalimizdeki o büyük devrimler, o şaşaalı başarılar, o kusursuz aşklar ve idealler! Hepsi hayatın o öğütücü dişlileri arasında un ufak oldu sayın insanlar. Şimdi elimizde kalan tek şey, sabahları aynada gördüğümüz o yabancı yüz ve içimizde hiç susmayan "Bu muydu lan?" sorusu.
Biz sanıyorduk ki büyüyünce özgür olacaz. Oysa daha büyük zincirlerin içine düştük. Aile beklentileri, toplumsal maskeler ve o bitmek bilmeyen düzenli olma zorunluluğu.... Bir zamanlar bir ağacın tepesine tırmanmak en büyük riskimizdi lao, şimdi ise yanlış bir kelime etmek, bir yanlış hesap yapmak ya da bir gün bile durup dinlenmek hayatımızı başımıza yıkacakmış gibi geliyor. Mekanik bir arızayı çözmekten daha zor olanı, kendi ruhumuzdaki o arızayı, o sönüp giden ışığı tamir etmek.
Etrafına bir baksana aslan parçası, herkes bir şeymiş gibi yapıyor. Herkes mutluymuş gibi, her şey yolundaymış gibi... Ama akşam eve dönüp o kapıyı arkadan kapattığında, o sessizlikte herkes o küçük çocuğun cenazesini kaldırıyor içinden. Dostocuğumun o hırçın karakterleri gibi, biz de kendi yeraltı odalarımıza çekilip hayatın bu anlamsız sertliğini hazmetmeye