Daha kaç kadınımızı, kaç evladımızı toprağa vereceğiz? Bir çiftin ayrılığının, işlenen cinayetlerden daha uzun süre gündemde kaldığı bir dünyada, adaletin terazisi çoktan bozulmuş demektir. Ölen bizim çocuğumuz, öldüren ise şiddeti bir hak gören, "onların" yetiştirdiği karanlık zihniyetin çocukları...
Peki, neden? Bir cana kıymanın gerekçesi nasıl olur da sadece "yan baktı" ya da "hayır dedi" olabilir?
Bir İsimden Daha Fazlası
Yedisinden yetmişine kadının ve çocuğun hedef alındığı bu ülkede biz susarsak, onlar için kimse adalet aramayacak. Bugün onların isimlerini gözyaşlarıyla anarken, yarın aynı karanlığın bizi veya sevdiklerimizi yutmayacağının bir garantisi yok. Dışarı adım atarken "Başıma bir şey gelir mi?" diye tekrar tekrar düşünmek zorunda kaldığımız bu iklim, hepimizin özgürlüğünden çalıyor.
Unutmadık, unutmayacağız:
* Narin, Leyla, Sıla Bebek: Yarım kalan çocukluklar.
* İkbal, Ayşegül, Rojin: Elinden alınan gelecekler.
* Alperen, Ahmet, Hakan, Fatih: Şiddetin kurbanı olan canlar.
Ve daha nicesi... Bu isimler sadece bildiklerimiz. Bir de ismi manşetlere sığmayan, kuytularda yok edilenler var.
Sonuç Yerine: Sesimizi Yükseltmeliyiz
Susmak, bu vahşeti kabullenmektir. Bir çocuğun gülüşünü, bir kadının yaşama sevincini çalan bu düzenin karşısında durmak zorundayız. Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında ve sesinde aranmalıdır. Yarın çok geç olmadan, "bir kişi daha eksilmeyene dek" haykırmaya devam etmeliyiz.
Çünkü biz susarsak; sadece adalet değil, insanlık da ölecek.