Babam boş zamanlarında gitar çalardı; o beni anlıyordu. Bir müzisyenin duyulmaya ihtiyacı vardır, bir yazarın da okunmaya. İnsanların yüreğine dokunmak istiyorum ben. Kitaplarım dünyanın dört bir yanındaki kitapçılarda satsın istiyorum. Annemle Rory gibi olmaya, beni hayatımın bir sayfasından ötekine taşıyan büyük projeler ve beklentiler olmadan kendi içine kapalı küçük bir hayat yaşamaya dayanamam. Dünya nefesini tutup bir sonraki sözümü duymayı beklesin istiyorum. Kelimelerimin sonsuza kalmasını istiyorum. Ebedi ve ezeli olmak istiyorum; öldüğümde arkamda dağ gibi bir sayfa yığını bırakayım ve hepsi şöyle desin avaz avaz: Juniper Song buradaydı ve bize aklındakileri anlattı.
Ama artık ne söylemek istediğimi bilmiyorum. Hiç bildim mi, onu da bilmiyorum. Ve insanların hakkımda hatırlayacağı tek şeyin, iyi bir eser bırakmak için işime yarayan tek yöntemin, bir başkasının benliğine bürünmem olabileceği düşüncesi beni dehşete düşürüyor.
Pilav kutusunu açıp önüme koyuyor. "Çin yemeği seviyordun, değil mi?"
Çin yemeğini Rory'nin sevdiğini, benim midemi biulandırdığını, hele ki şimdi, Rockville'deki o korkunç kitap kulübü toplantısından beri çok bulandırdığını söylemeye dilim varmıyor.
Okurlar yalnızca yazdığınız hikayeye değil, siyasi görüşünüze, felsefenize, etik konulardaki duruşunuza da kendi beklentilerini dayatıyor. Yazdıklarınız değil, siz ürün haline geliyorsunuz-tipiniz, zekânızın kıvraklığı, hazırcevaplığınız, gerçek dünyada kimsenin iplemediği internet kapışmalarında tuttuğunuz saflar oluyor ürün.