Birçok ana-baba, çocuklarını ne denli sevdiklerini sık sık dile getirirler. Ancak, çocuğun sevgi ihtiyacı sözcüklerle karşılanmaz. Bir insanı sevmek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmayı da içerir.
Bebek, görünürde sevecen de olsa annesinin kendisine karşı tutumunun içten ya da zorlama olduğunu kolayca algılar. Sezgi yoluyla olan bu algılama yetişkinlerdeki gibi bilinçli bir olgu değildir. Aslında, çocuklar sezgileri aracılığıyla çevrelerinde olagelen her şeyi fark ederler, ama özellikle kendilerine acı veren durumları derhal bilinçaltına iterler. Sezgi yoluyla algılama yetişkinlerde de vardır, ama çoğu insanda bu, düşünce ve duygular tarafından örtülür. Çoğu kez bir insana ya da duruma ilişkin ilk izlenimimiz, birkaç saniye de sürse, yerinde ve doğrudur. Sonradan o kişiye ya da duruma karşı geliştirdiğimiz yargı, düşünce ve duygularda yanılgı payımız daha çoktur.
Gerçekten de sevgiden söz etmek, boşuna konuşmak değildir; çünkü bu her insanda var olan değişmez ve gerçek bir gereksinmeyi dile getirmek demektir. Bu gereksinmenin karanlıklara itilmiş olması, hiç bulunmadığı anlamına gelmez. Sevginin ne olduğunu çözümlemek demek günümüzde genellikle sevgiye rastlanmadığını ortaya çıkarmak, sevginin yok olmasına yol açan toplumsal koşulları eleştirmek demektir. Sevginin yalnız olağanüstü bir bireysel olgu olarak değil, toplumsal bir olgu olarak bulunabileceğine inanmak insan yaradılışının iyi bilmekten doğan akla uygun bir inançtır.