Hikmet Benol

9/10
·368 syf.··
2026 69. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 09:46
Butimar’ı okurken insanın içinde eski bir rüya kıpırdıyor gibi oluyor. Sanki bazı hikâyeler bu hayatta başlamamış da çok daha önce bir yerde yarım kalmış. Romanın aşk tarafı bana en çok buradan dokundu: kavuşmaktan çok eksik kalmak, sevmekten çok sevdiğinin etrafında dönüp durmak… Denize âşık olup da ona yaklaşamayan Butimar kuşu gibi. Güzel ama biraz zalim bir imge bu. Çünkü bazen insan en çok sevdiği şeye dokunamıyor; dokunursa onu kaybedeceğinden korkuyor. Kitap sadece bir aşk hikâyesi gibi okunacak kadar dar değil bence. Rüyalar, mektuplar, geçmiş, savaş, simya, kader, zamanın insanla oynadığı o tuhaf oyunlar… Hepsi metnin içinde birbirine karışıyor. Bazen nerede gerçek bitiyor, nerede hayal başlıyor emin olamıyorsun. Ama bu belirsizlik kötü bir şey gibi gelmedi bana. Aksine romanın ruhu biraz orada duruyor. Çünkü bazı hikâyeler dümdüz anlatılsa büyüsü kaçar; Butimar da sanki sisin içinden görünmesi gereken kitaplardan. Kaan Murat Yanık’ın dili şiirli, yer yer masalsı ve epey yoğun. Bu tarafını sevdim ama dürüst olayım, bazı yerlerde metin kendi güzelliğine biraz fazla yaslanıyor gibi hissettim. Cümleler güzel, imgeler güçlü, atmosfer etkileyici; fakat bazen hikâyenin kendisi o süslü gölgenin arkasında kalıyor. Yine de bunu tamamen kusur olarak söylemiyorum. Çünkü kitabın derdi zaten sade bir olay anlatmak değil; okuru biraz rüyanın, biraz eski zamanların, biraz da iç sızısının içine çekmek. Benim için Butimar’ın en güçlü yanı, aşkı sadece iki insan arasındaki bir duygu gibi değil, insanın kendi eksikliğine duyduğu tuhaf bir özlem gibi anlatması oldu. Sevdiğimiz şeyin peşinden giderken bazen gerçekten ona mı yaklaşıyoruz, yoksa içimizde yıllardır kapanmamış bir boşluğa mı? Roman boyunca bu soru hafif hafif dolaşıyor. Bazı kitaplar cevaptan çok o dolaşan soruyla
ButimarKaan Murat Yanık · Ketebe Yayınları · 20226bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
9/10
·416 syf.··
2026 54. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 24 Nisan 2026 10:56
Elizabeth Zott’u okurken insan ister istemez şunu düşünüyor: Bir kadının zeki ve başarılı olma ihtimali neden insanları rahatsız ediyor? Bir Kimya Meselesi ilk bakışta mizahi, akıcı ve sıcak bir roman gibi duruyor ama altında epey tanıdık bir öfke var. 1950’li ve 60’lı yıllarda, kadınlardan evde oturması, çocuk bakması, yemek yapması ve mümkünse fazla soru sormaması beklenirken Elizabeth Zott laboratuvarda var olmaya çalışan bir kimyager. Üstelik sadece “çalışan bir kadın” değil; ne istediğini bilen, zekâsını saklamayan, güzelliğinin aklının önüne geçirilmesine boyun eğmeyen bir kadın. Romanın en sevdiğim tarafı, Elizabeth’in hayata da kimya gibi bakması oldu. Net, ölçülü, kanıt isteyen, boş lafa pek tahammülü olmayan bir karakter. Calvin Evans’la ilişkisi, anneliği, işyerinde uğradığı ayrımcılık ve sonra kendini bir yemek programının içinde bulması… Bütün bunlar ilk bakışta hayatın onu başka bir yere savurması gibi görünüyor ama Elizabeth girdiği her yeri kendi üslubuyla dönüştürüyor. Yemek programı bile onun elinde sadece yemek tarifi verilen bir yer olmaktan çıkıyor; kadınlara “siz bundan ibaret değilsiniz” diyen küçük bir isyana dönüşüyor. Bir de Altı Buçuk var tabii. Kitaptaki köpek karakteri ilk bakışta tatlı bir ayrıntı gibi görünebilir ama bana göre romanın sıcaklığını taşıyan en güzel yanlardan biri. Elizabeth’in sert, kontrollü, kendi ayakları üzerinde duran hâlinin yanında Altı Buçuk, eve başka bir duygu katıyor. Bazen bir insanı en iyi anlayan şeyin başka bir insan olmaması da tuhaf ama güzel. Bu kitapta aile dediğimiz şeyin sadece kan bağıyla, evlilikle ya da toplumun onayladığı kalıplarla kurulmadığını da biraz da bu tarftan hissediyoruz. Kitabın mizahını sevdim, çünkü anlatılan meseleleri hafifletmiyor; aksine okunur kılıyor. Cinsiyetçilik, yalnız
Bir Kimya MeselesiBonnie Garmus · Altın Kitaplar · 20233,987 okunma
9/10
·352 syf.··
2026 79. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 11:14
İnsanın donması için illa karın altında kalması gerekmiyor, bazen hatıralar da insanı yavaş yavaş donduruyor. Soğuk sadece mekânın soğuğu değil burada; insanın içine, geçmişine, vicdanına, hatta aklına kadar işleyen bir şey. Kitabı okurken sürekli o ayazı hissettim. Sanki her cümlede biraz daha nefes buğulanıyor, insan biraz daha kendi içine kapanıyor. Romanın merkezinde doğuda askerlik yapan Asil var. Nöbetler, kar, disiplin, yalnızlık, ölüm fikri ve insanın kendi zihninin içinde dönüp duran o karanlık sesler… Ama Ziyan sadece askerlik anlatısı gibi kalmıyor. Bir noktadan sonra geçmiş bugünün içine hayalet gibi sızıyor. Ziya Hurşit’le kurulan o yarı gerçek yarı sanrılı alan kitabı bambaşka bir yere taşıyor. Tarih dediğimiz şey de bazen böyle değil mi zaten? Bitmiş gibi duruyor ama bir yerden çıkıp insanın boğazına yapışıyor. Bir de Asil’in bizi ister istemez Azil'e doğru yönlendiren tarafı var. Bunu sadece iki roman arasında bağlantı kurulmuş diye okumamak lazım. Günday’da bazı karakterler kendi romanlarında kapanıp kalmıyor; başka bir kitabın kapısını da aralıyorlar. Asil’in içindeki soğuk, yabancılaşma ve kendine bile uzak düşme hâli *Ziyan*da başka bir renge bürünüyor. Sanki Azil de başlayan karanlık, burada askerî bir ayazın içinde tekrar nefes alıyor. Bu bağlantıyı fark etmek, kitabı benim gözümde daha da ilginç yaptı. Hakan Günday’ın dilini seven biri olarak burada yine o sert, karanlık, bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpan cümleleri buldum. Adam bazı şeyleri süslemiyor; acıyı da, çürümeyi de, insanın içindeki karanlığı da doğrudan koyuyor önümüze. Ama dürüst olayım, bazı yerlerde o keskin tespitler hikâyenin önüne geçiyor gibi geldi bana. Günday okurken bunu bazen yaşıyorum: Cümle çok güçlü, fikir çok sert, ama bir noktadan sonra metin “bak şimdi sana ne
ZiyanHakan Günday · Doğan Kitap · 20196,3bin okunma
9/10
·208 syf.··
2026 78. kitabı
·
29 saatte okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 16:39
“Çok gençsin sen ve insanın henüz çok gençken bilmemesinde yarar olan şeyler vardır.” Bu cümlede takılı kaldım. Çünkü Momo tam da bilmemesi gereken şeyleri çok erken öğrenmiş bir çocuk. Yoksulluğu, yalnızlığı, terk edilmeyi, hastalığı, yaşlılığı, ölümü… Ama en çok da sevginin bazen insanı kurtarmaya yetmediğini öğreniyor. İnsan bunu bir çocuğun ağzından okuyunca daha çok sarsılıyor. Çünkü büyüklerin bile taşıyamadığı acılar, Momo’nun küçük yaşına sanki mecburiyet gibi yüklenmiş. O da ağlayarak değil, bazen komikleşerek, bazen saçmalayarak, bazen her şeyi anlamıyormuş gibi yaparak taşıyor bunu. Ben Momo’yu okurken sürekli içimden şunu geçirdim: Bu çocuk çocuk olamamış. Çocukluğunu bir yere bırakmış da sonra geri dönüp almaya fırsatı olmamış gibi. Madam Rosa’yla kurduğu bağ da bu yüzden çok dokundu bana. Aralarında kan bağı yok belki ama kitap insana şunu çok güzel hissettiriyor: Ait olmak her zaman aynı kandan gelmekle ilgili değil. Bazen insan, kendine yuva olan kişiye ait hissediyor. Madam Rosa onun annesi değil belki; ama Momo’nun dünyasında anne denen boşluğa en çok yaklaşan kişi o. Ve Momo’nun onu bırakmama çabası… İşte kitabın en ağır yeri biraz burada. Bir çocuk, yetişkinlerin dünyasında sevmeyi bile mücadele ederek öğreniyor. “Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez, Momo.” Bu cümleyi fiziksel bir korku gibi okumadım ben. Daha derinde, daha sessiz bir korku bu. Yalnız kalmaktan, terk edilmekten, sevdiğini kaybetmekten, hayata tutunacak bir yer bulamamaktan korkmak gibi. Momo’nun korkusu bağıran bir korku değil; içine yerleşmiş, onunla birlikte büyümüş bir şey. Belki bu yüzden kitabın hüznü de üstümüze bağırarak gelmiyor. Usul usul geliyor. Bir cümlenin arasına saklanıyor, Momo’nun saf gibi görünen bir sözünde birden kendini gösteriyor ve insanın
Edebiyat
Onca Yoksulluk VarkenRomain Gary (Emile Ajar) · Can Yayınları · 20175,8bin okunma
9/10
·279 syf.··
2026 76. kitabı
·
12 saatte okudu
·
Okunma: 03 Haziran 2026 20:56
İnsanın en tehlikeli hapishanesi bazen kapısında kilit olan değil, içinde gayet uslu yaşadığı yerdir. Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabı bende en çok bu hissi bıraktı. Başlığı ilk bakışta kışkırtıcı duruyor; cehenneme niye övgü? Ama okudukça mesele başka bir yere açılıyor. Vassaf sanki bize şunu söylüyor: Asıl korkulacak şey karanlık, kaos, itaatsizlik değil belki de; herkesin aynı biçimde düşündüğü, aynı biçimde sustuğu, aynı biçimde “normal” olduğu o pürüzsüz düzen. Bu kitap bir roman değil ama garip şekilde insan kendini sürekli metnin içinde yakalıyor. Ailede, okulda, işte, devlette, sokakta, ilişkilerde… Hep bir hizaya sokulma hâli var. Daha kötüsü, çoğu zaman bunu bize dışarıdan biri yapmadan biz kendimize yapıyoruz. “Ayıp olur”, “fazla konuşma”, “normal davran”, “herkes gibi ol” cümleleri insanın içine küçük küçük yerleşiyor. Okurken şunu düşündüm: Biz özgürlüğü çok büyük yerlerde arıyoruz ama belki de önce gündelik hayattaki o küçük teslimiyetlere bakmamız gerekiyor. Benim için kitabın en güçlü tarafı da burasıydı. Totalitarizmi sadece büyük rejimlerin, üniformaların, sert ideolojilerin meselesi gibi bırakmıyor; evin içine, okula, aşka, akıl sağlığına, gündelik davranışlarımıza kadar indiriyor. Bu tarafını sevdim. Çünkü insan kitabı okurken sadece “sistem kötü” deyip işin içinden çıkamıyor. Vassaf dönüp sana da bakıyor. Sen nerede küçük bir iktidara dönüşüyorsun? Nerede başkasını hizaya sokuyorsun? Nerede kendi içindeki bekçiye fazla yetki veriyorsun? Yine de kitabı okurken her fikrine başımı salladım diyemem. Yer yer fazla kesin konuşuyor gibi geldi. Bazı düşünceler çok iyi açılıyor, bazıları ise biraz daha derinleşmeden başka bir yere geçiyor. Hatta kimi yerde “tamam, bunu da totaliter yapmayalım artık” dediğim oldu. Ama şunu da kabul ediyorum: Belki
Edebiyat
Cehenneme ÖvgüGündüz Vassaf · İletişim Yayınları · 202512,9bin okunma