Muhammet ÇAKIR

Bilmem, kim sadıktır ölüm kadar.
1000Kitap
Reklam
Bazen Yunus olmak isterim
Bir “gel” deyişle kırk yaranın kabuğunu düşürmek… Bazen bir dağın başına çekilip Dünyayı bir hırka kadar küçük görmek isterim. Ne şöhretin ateşi sarsın içimi Ne insanların gelip geçici alkışı… Bir tas su, bir dilim ekmek, bir hakikat yetse bana. Ve ben, Bir gönle girebildim diye Ömrümü tamam saymak isterim.
Hayata Dair
Duygusal Bir Adam..
Ben duygusal bir adamım. Pişirilmiş hamurun, ham rüzgârların yoğurduğu; bütün bir nebatatın tesirinde kalmış, hayat denen feleğin sillesini yemiş, yine de insan kalabilmiş; adına duygusallık dediğimiz yüklü hisler zindanında mahpus kalmış aciz bir adamım… Ve bilirim ki bu zindan, demir parmaklıklarla değil; hatıraların pas tutmuş kapılarıyla çevrilidir. Her hatıra içimde bir kilit kesilir; açmaya yeltendikçe parmaklarım kanar, yüreğim ince bir sızıyla kendine gömülür. Ben duygusal bir adamım… Gülüşlerin ardına gizlenmiş kederi sezer, sükûtun en gür feryat olduğunu işitirim. Kalabalıklar içinde yapayalnız kalmayı, bir çift gözde kaybolup bir ömür sürgün yemeyi bilirim. Ne vakit umut etsem, kader ince bir istihzayla omzuma dokunur; “henüz değil” der gibi. Ve ben, o “henüz”lerin içinde ömür tüketmiş bir adamım. İçimde büyüttüğüm her sevda, vakti gelmeden hazana kesmiş; her baharım, başka bir kışa rehin düşmüştür. Ben duygusal bir adamım… Sevdi mi tam sever, incindi mi sessizce kırılırım. Gürültüyle değil, içime çökerek dağılırım. Kimse işitmez yıkılışımı; zira ben, enkazını dahi sinesinde saklayanlardanım. Ve yine de… Bunca harabenin ortasında titreyen bir nur var içimde: insan kalabilme direnci. Ne kadar eksilsem, ne kadar sarsılsam da; bir çocuğun masumiyetine, bir annenin duasına, bir dostun sadakatine inanmakta ısrar ederim. Ben duygusal bir adamım… Belki bu yüzden kaybederim. Lakin bilirim ki insanı var eden kazandıkları değil, vazgeçemedikleridir. Ve ben, her şeye rağmen vazgeçmeyen bir adamım.
Hayata Dair
Fânîlik İçre Bekâ Arayışı
İnsanoğlu, ezelden ebede seyreden sergüzeştî (maceralı) hayatında en çok meşgul olduğu suallerden birini kendi iç âleminde fısıltıyla yahut feryad ile sorar: “Ölümle her şey nihayet bulur mu?” Bu sualin cevabını yalnız akıl terazisiyle tartmak kifayet etmez. Zira mevzu, sadece maddî âleme değil, ruhânî ve uhrevî âlemlere dahi taalluk eder. Bu cihetle, hem hikmet-i ilâhiye (ilâhî hikmet), hem de marifet-i nebeviyye (Peygamberî bilgi) ile meseleye bakmak zarurîdir. Kur’an-ı Kerim’de Ölüm ve Sonrasına Dair Hakikatler Kur’ân-ı Azîmüşşân’da buyurulur: “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt.” “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185) Bu ayet-i celîle, mahlûkatın (yaratılmışların) tamamının fânî (geçici) olduğunu, yalnız Allah Teâlâ’nın bâkî (ebedî) olduğunu ilan eder. Ancak aynı ayetin devamında şöyle buyrulur: “Sonra ancak kıyâmet günü amellerinizin karşılığı size tastamam verilecektir.” Yani ölüm bir nihayet değil, hakikatte bir intikaldir. Bu dünyadan ahiret yurduna hicret eden ruhlar için, yeni bir âlemde hesap ve mükâfat veyahut mücâzât (ceza) başlar. Hadis-i Şerifler Işığında Ölüm Ötesi Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyâmet 26)
Duygu ve Düşünce
Fetihnâme-i Dersaadet: İstanbul’un Fethine Dair Bir Tezkire
Milâdî takvim ile 29 Mayıs 1453 tarihinde, mâzînin mühim bir sahîfesi kapanmış, cedîd bir devir tulu‘ eylemiştir. Evvel-i âhir ebedî olmağa namzet payitaht İstanbul, sultanlar sultanı, gāzîlerin serdârı, mefkûresiyle cihânı hayrette bırakan Hakan-ı Osmanî, Sultân Mehmed-i Sânî tarafından feth olunmuştur. Bu muazzam feth-i mübârek, yalnız bir beldenin zaptı değil, ehl-i İslâmın asırlardır niyâz eylediği, hadîs-i nebevî ile müjdelenmiş bir gâye-i ulyânın tahakkukudur. Resûl-i Ekrem’in (aleyhisselâm) şu mübârek kelâmı, asr-ı saadetten asr-ı fethe bir nişâne-i ilâhî olarak gelmiştir: “Le-tüftahannel-Kostantîniyye, fele-ni‘mel-emîru emîruhâ ve le-ni‘mel-ceyşu zâlikel-ceyş.” (Kostantîniyye elbette feth olunacaktır; onu fetheden emir ne güzel emirdir, onun askerleri ne güzel askerdir.) Bu ulvî fermanın mazharı olan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, henüz yirmi bir yaşında iken ilm-i fen, siyâset ve askeri mahâretin timsâli olmuş; Bizans surlarını aşan yalnız mancınıklar değil, aynı zamanda ilim, hikmet ve îmânın kudreti olmuştur. İstanbul’un fethiyle, yalnız coğrafî bir hâkimiyet tahakkuk etmemiş; aynı zamanda ilmî, medenî ve dinî bir diriliş zuhûr etmiştir. Osmanlı Devleti, artık bir beylikten ziyâde, cihânşümûl bir medeniyetin mümessili olarak zuhûr eylemiştir. Dersaadet, ecdâdımızın ilim, irfan ve adâlet ile bezediği bir dârü’l-hilâfe, bir dârü’l-ulemâ, bir dârü’s-saltanat olmuş; yüzyıllar boyunca şark ile garbın, akıl ile naklin, estetik ile hikmetin kavşağında cihanşümul bir medeniyetin menzili olmuştur. Bugün, bu mübârek fethin sene-i devriyesinde, azîz ecdâdımıza rahmet, şehîd-i muhteremânımıza minnet ve gayret-i islâmiyeye sadâkat ile el açarız. ⸻ Hülâsa-i Kelâm: İstanbul’un fethi, yalnız mâzînin değil, hâl ve istikbâlin de ışığıdır. O fethin mânâsını idrâk
Tarih
Reklam