YDS sorularına bakıyorum; yapılmayacak, çözülemeyecek sorular değil. Zor olan, içindeki akademik kelimeler. Hele bir de paragrafa gömülüyse iş büsbütün ağırlaşıyor. Ama şunu görmezden gelemem: Bir dilin hakkını veren insan sayısı çok az. Kendi ana dilinde bile derdini sokak ağzıyla anlatan, küfürle süsleyen, kelimenin kıymetini bilmeyen insanlar var. Hal böyleyken İngilizce öğrenmeye kalkınca nasıl hakkı verilecek?
Gerçekten hakkını vererek çalışan kişi kazanıyor. İmkan var, araç var, yapay zeka var, kitap var… Bahane yok. Herkesin elinde telefon var; iki dakikada ya sevgiliye mesaj, ya spora bakış, ya da siyaset muhabbeti. Ama aynı insanlar dönüp “İngilizce çok zor” diyor. YDS sistemini eleştirmek bir şeydir, İngilizce öğrenme yöntemlerini tartışmak başka. Fakat en başta şu soruyu sormak lazım: Sen kendi diline hakkını veriyor musun?
Bugün Türkçe edebiyatıyla, ihtişamıyla İngilizceden kat kat daha ruhlu bir dil. Fakat sokakta bile barbarca konuşuluyor. Dil, saldırgan bir aksiyon aracı haline gelmiş. Halbuki dil dediğin, bir milletin ruhudur. Ruhunu kaybetmiş dilin öğrenilmesi de, öğretilmesi de kısır kalır.
Her şeyde ucuz dopamin peşindeyiz, ama biraz “hard mode” yok. Gündelik tartışmada küfürden öteye geçemiyoruz. Oysa bir dili yaşatmak, ona ruh vermek demektir. Önce Türkçe’nin hakkını vereceğiz ki, İngilizce öğrenirken de aynı zihniyetle ilerleyelim.
Neyse…
Ben de YDS üzerine “Ben nasıl hazırlanıyorum?” diye bir yazı kaleme almayı düşünüyorum. Hayırlısı.