İnanılmaz sürükleyici bir kitap. Adeta bir film izliyormuş gibi okuyorsunuz. Gerçek vakalardan söz ettiği anlarda, sizi hikâyenin içine çekmeyi ustalıkla başarıyor. Ancak dikkat etmeniz gereken bir nokta var: kitabı elinize almadan önce yemeğinizi yiyip tüm ihtiyaçlarınızı karşılayın. Çünkü bir kez okumaya başladığınızda, bitirmeden yerinizden kalkamayacaksınız.
Doğrusu Mario beni pek şaşırtmadı; kurgu beklediğim yönde ilerledi, hatta bazı noktalarda tahmin edilebilir geldi. Yine de, tüm bunlara rağmen kitabın temposunu düşürmeden heyecanla okutmayı başardığını söylemeliyim.
Sherlock’u çok küçük yaşta okumuştum ve pek ilgimi çekmemişti. Şimdi tekrar okumayı denedim ama değişen bir şey yok. Sherlock’a bu kadar hayranlık duyulacak tarafı hâlâ çözemiyorum. Çok zeki olmasıyla ünlü, fakat benim okuduğumda zeki bir adamdan çok, hayatı yaşamayı bilmeyen, takıntılı birini görüyorum.
Dedektiflik alanında profesyonel olması, onu zeki kabul etmemiz için yeterli mi? Bence bu sadece alanında yetenekli olduğunu gösterir. Kitapta sürekli övgüler alması ve kendini beğenmiş tavırları, bana göre hak ettiği bir durum değil. Karakterin abartılmasının sebeplerinden biri, insanların onu her alanda zeki görme eğilimi ve kültürel olarak idealize edilmesi olabilir. Oysa ben zeka tanımını sadece analitik yetenekle sınırlamıyorum; sosyal beceriler, duygusal zekâ ve hayatı yönetme yeteneği de zekânın önemli parçaları. Bu bakış açısıyla Sherlock, bana göre tüm bunlarda eksik kalıyor.
(SPOİLER)
Jefferson Hope karakteri üzerine biraz düşündüm.
Medenileşmenin bize daha adil bir hukuk sistemi kazandırdığını ve bu sayede güvenli bir toplumda yaşadığımızı sıkça söyleriz.
Fakat Hope gibi insanların “katil”, Drebber ve Stangerson gibilerinin ise “kurban” olarak anılması, gerçekten adalet konusunda ilerledik mi, yoksa geriledik mi sorusunu akla getiriyor.
Ahlaki açıdan yanlış olan bir eylem, hukuk açısından doğru kabul edilebilir mi?
Yoksa hukuk, adaletin değil sadece düzenin bekçisi midir?