Bayan Gaillard, daha otuz yaşına varmamış olmasına karşın, yaşayacağını yaşamıştı. Dışarıdan bakan için, gösterdiği yaş gerçek yaşına uyuyordu, ama aynı zamanda bunun iki katı, üç katı, yüz katı gibiydide, yani bir genç kız mumyası gibi; içindense çoktan ölmüştü. Çocukken babasından ateş kancasıyla alnına bir darbe yemişti, burnunun hemen üstüne, o günden beri gerek koku duyusunu gerek insan sıcaklığına, insan soğukluğuna olan aşinalığını, hem de her türlü coşkuyu yitirmişti. Bu tek bir vuruşla sevecenliğin de yabancısı olmuşta nefretin de, sevincin de, yılgınlığın da. Daha sonra bir erkekle yattığında da, ölen çocuklarını doğururken de hiçbir şey duymamış, ölen çocuklarinin ardından yas tutmamış, kalanlara sevinmemişti. Kocası dövdüğünde kılı kıpırdamamıştı, ama adam Hôtel-Dieu'de koleradan ölünce bir rahatlama da hissetmemişti. Bildiği iki duygu kıpırtısı varsa, biri her ayki migren yaklaştığında içinin
haifften kararması, öteki de migren geçerkenki hafif ferahlamaydı. Bunun dışında bir duygusu yoktu içi geçmiş kadının.