Hey, you, lying in your bed
Staring at the ceiling, yeah I thought that you were dead
What's going on in your head? Yeah
Today, you think there'll be a change
Sorry but no matter what it's gonna be the same
I kinda feel bad, you ok?
"Daha önce bunu sana söyleyen oldu mu, bilmiyorum," diye başladı. Yüzü kızarmıyor ya da gözlerini başka bir yöne çevirmiyordu.“Çok çekicisin." Daha önce de görünüşüme iltifat edenler olmuştu. Ama hiçbiri böylesi bir ses tonuyla değildi. Söylediği onca sözün içinde beni bu kadar hazırlıksız yakalayan şey neden buydu, bilemedim.
Fakat o kadar şaşırdım ki düşünmeden sözcükleri ağzımdan kaçırıverdim: “Ben de senin için aynı şeyi söyleyebilirim.” Durdum. "Bilmiyorsan diye söylüyorum."
Yüzüne yavaşça bir sırıtış yayıldı. "Ah, inan bana, biliyorum."
Tess'e oturmamızı işaret etti, ardından yeleğinin düğmelerini açmaya başladı.
Kıpkırmızı olup karanlıkta olmamıza binlerce kere şükrettim. “Üşümedim, kanamam da yok," dedim. “Kıyafetlerin üzerinde durabilir." Çocuk bana baktı. Gözlerinin karanlıkta daha sönük olmasını beklerdim ama sanki üzerimizdeki pencerelerden gelen ışığı yansıtıyorlardı. Eğlenmiş göründü. “Senin için çıkardığımı da kim söyledi, güzelim?" Yeleğini çıkarıp düzgünce katladı ve çöp konteynırının tekerlerinden birinin yanına güzelce yerleştirdi. Tess hemen oturup başını üzerine koydu, sanki hep böyle yaparmış gibiydi.
Boğazımı temizledim. "Tabii," diye mırıldandım. Çocuğun kısık sesle güldüğünü duymamış gibi yaptım.