"Saklanma," dedi. Gözleri üzerimde huzursuzca dolanıyordu.
"Yeniden bana emir verdiğin günlere mi dönüyoruz?"
Ben diğer köşeye kaçarken bu defa kolunu duvara yaslayıp engel oldu. Bakışlarım öfkeyle onu buldu. Bu neydi şimdi! Ne yapıyordu ya da ne yapmak istiyordu?
Bıraksana. Orada bıraktığın gibi, görmezden geldiğin gibi çekilsene kenara. İzlediğin yerde dursana, girmesene benim sınırlarıma.
"Beni rahat bırak tamam mı? Sadece rahat bırak."
"Seni rahat bırakmayacağım."
"Tanrım!" dedim öfkeyle yine kenara çekilerek. "Ne istiyorsun?"
"Sen," dedi, sol eli belimin kıvrımına yerleşip bedenimde daha önce hissetmediğim bir şeyi uyardı. "Her bir zerrene kadar..." diye devam etti."Benim izlerimi taşıyorsun."
"Ve sen," dedi artık ne yapacaksan yap dediğim saniyelerde. "Hiç kimsenin olmadığın kadar benimsin."
Dudakları boynumda özgürlüğünü ilan edercesine atan damarımın üstünde duraksayıp nefesimi kesecek bir öpücük bıraktı.
Sanki onun son noktasına gelmiştim.
"Ve ben sana," dedi bocalayan bir sesle. "Buranla," Çatılmış kaşları arasında derin bir öfkeyle, şu âna dek sanki bana dokunmamak üzere mühürlenmiş parmaklarını alnıma dokundurdu. Ölüm. "Buran arasındaki mesafe kadar yakınım." Yavaşça güldü. "Cennet ve cehennem arasındaki bir günah mesafesi kadar; Adem'in uzandığı elma gibi." Parmakları bu defa boynumun hemen üzerinde, nabzımın attığı yerde durdu. Yaşam.
Büyük bir özgüvenle konuştu. Dudakları ve boynum arasında sadece milimetreler vardı. Nefesini pusula bellemiş şekilde tenime bastırırken dudaklarını, yavaşça, sanki orayı yeni keşfediyormuş ve inadına orayı da işaretliyormuş gibi duraksadı.
"Tam buradayım Efnan. Ölümle yaşam arasındaki yerdeyim. Perdenin görünmeyen tarafındayım." Kirpiklerinin altından gözlerimin içine baktı.
Yanmaya başladığımı düşündüm.
"Hiç kimsenin
"İlk defa..." İnanamıyormuş gibi mırıldandı. "İlk defa sözümü tutamadım."
"Atlatırım," dedim. "Çok acımadı. Takma kafana."
"Acıdı," diye itiraz etti hemen. "Ama canın değil. Canın da acıdı ama ruhun kadar değil. Sen somutluk kavramını hiçe sayan gördüğüm tek kızsın. Çünkü başka çaren yok. Ama ruhun gece saçlı kız, onu hiç kimsenin ulaşamayacağı kadar derinlere saklıyorsun. Elinde kalan tek şey o olsun istiyorsun. Ve şimdi biri, elinde kalan tek şeyin canını yaktı. Buna izin verdiğim için canın yandı. Ve buna izin verdiğin için yine canın yandı."
Sınırları aşıyordu, haklılığına rağmen uçurumun bu tarafına geçmesine asla izin vermeyecektim.
"Kimden bu?" diye sordum alayla, "Şu sıralar Kafka mı okuyorsun?"
Yüzüme yerleştirdiğim yapmacık gülümsemeyi ciddiye almadı. Ama almalıydı, almak zorundaydı. Alması gerekiyordu. Biraz daha benim topraklarımda dolaşırsa, biraz daha yıkmak için uğraşırsa duvarlarımı...
Başka bir tane daha çıkmaz sokağa ihtiyacımız yoktu.
"Muhtemelen senden uzak durmam konusunda haklısın," dedi burnunu gizlediği boyun girintimden derin bir nefes alarak. "Ama ben hiç kimseye bu kadar yakın olmak da istemedim."
Elini omzumun altından bel oyuntuma kadar indirip beni iyice kendine bastırınca nefesimi tuttum.
Titriyorum, neden titriyorum, bu hissettiğim ne? Ne olduğunu bilmiyorum.
"Ölümle yaşam arasında bir çekim bu. Cennetle cehennem arasında bir çığlık. Dans et, Aşeka."
Nefes alabilmek için dudaklarımı araladım. Kendimi tamamen ona bırakmıştım. Bütün hava ağırlaşmıştı. Soluklanmakta zorlanıyor ama bundan rahatsız olmuyordum.
"Bir daha başkasının, sen istemeden sana dokunmasına izin verirsen ilk önce senin canını yakarım." İki eli boynumu gevşek bir şekilde çevrelemiş, sakinleştirmek ister gibi okşuyordu.
"O zaman sakın bir daha beni zorlama. Kendimi bu konuda, sana dokunmamak konusunda ikna etmeye uğraşıyorum. Bilmelisin ki ben, kolay kolay kendimle savaşa girmem."
Gülümsemedi ama yüzünde gülümsemenin esintisinden oluşan bir gölge belirdi. "Ve güzelim, yine bilmelisin ki bir savaşa girersem eğer, onu kazanana kadar durmam."
"Şimdi gidip uyu."
İçimde gitgide yükselen alev beni ele geçirdi, bunu istedim, karanlığın zihnimi ele geçirmesine izin verdim. Beyazı siyahla kirletebilirdiniz, cenneti cehennem ateşiyle; ancak karanlığı yok etmek istiyorsanız şeytandan daha büyük bir günah işlemek zorundaydınız.
Ben, Maya Efnan: Ölümün öz kızı, Amelya'nın torunu, Yıkıcı. Kurtarılmayı bekleyen ruhların bekçisi gibi... Kayıp bir ruhun arayıcısı gibi karanlığın bütün tonlarını üzerime giyiniyordum.
Fetih Yargıcı'nın elleri, aralarına renkler gizlenmiş saçlarımda dolaştı.
"İstediğin kadar boya üstünü, kendi karanlığından kaçamazsın."
Saç diplerime kadar karanlığa bulanmaktı bu.
Ve ben, gece saçlı kız, sonu olacaktım onun.
"Dans et benimle."
"Bırak kendini," diye fısıldadı kulağımın hemen yanında. "Ona bıraktığın gibi bırak kendini."
"Ama sen sakın..." diye başladım cümleme, gözlerimi bir saniye dahi dudaklarından ayırmadan. "Sen sakın ona dokunduğun gibi dokunma bana."
Dudağının bir kenarı söylediğimle birlikte yukarıya kıvrıldı.Müzik olması gerekmiyor muydu?
"Bu gece sadece seni dinlemek istiyorum. Seni... Nabzını." Parmakları boynumun üzerinde, sanki orayı zorlar gibi atan damarın etrafında görünmez daireler çizdi.
"Nefesini..." diye fısıldadı, başparmağı tenimde oyalanarak birbirine sıkı sıkı kenetlenmiş dudaklarımın üzerinde dolaştı.
"Müziğe ihtiyacımız yok," dedi düşüncelerimi duymuş gibi. "Sadece kalbini dinlemek istiyorum. Kalp ritimlerini duymak istiyorum."
Buna bayılmıştım; ne yaptığımı bilmemeye, düşünmemeye, kontrol etmemeye ve sadece bırakmaya kendimi. Ona bırakmaya...
"Burada olmak beni huzursuz ediyor ama garip bir şekilde burada..." dedim kollarının arasında olmayı kastederek. "Burada olmak da beni rahatlatıyor."
Derin bir nefes verirken sesim, bazı şeyleri itiraf ediyor olmanın hazin burukluğuyla kısıldı.
"Bunu nasıl yapıyorsun Kumral?" diye sordum can havliyle. "Yabancısın. Ama bir şekilde buradasın." Alnıma dokundum. "Bildiğim ama unuttuğum bir şarkı gibi. Melodi kafamın içinde çalıp duruyor ama ben o sözleri hatırlayamıyorum. Kim olduğunu bilmiyorum. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama sürekli kendimi senin ekseninde buluyorum."