Su

Su
@_Nymph_
Bırak gitsin. Bırak git. Yeniden doğuyorum. Küllerimden değil; maviliğimden yeniden doğuyorum.
kaçırıyorum, neyi görmüyorum artık bilmiyorum. Ölümden köşe bucak saklıyorsun beni, sakınıyorsun ama belki de tek çıkış yolum budur. Ölüm, sandığımız kadar karanlık değil, asla sahip olamayacağımız bir aydınlıktır." Gözleri, benim gözlerimi esir almayı bıraktığında birkaç saniyeliğine kapandı. Başımı, ellerimin arasına alarak diğer tarafa döndüm. Yorulmuştum ve kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. "Ama," dedi Kumral'ın eli belime yerleşirken. "Ben ölemiyorum Maya. Ve artık insan olmadığımdan beri, bana en çok insan hissettiren şey sensin. Doğru, karanlık, hem de çok... Ama sen ölürsen bu ikimizin de sonu olur gibi hissetmeyi durduramıyorum. Benim karanlığım, içine sen karıştığından beri bulanık, alacakaranlık. Benim için artık umut yok, beyaz bir dünya seçenek bile değil. Ama sen beni, bütün düşüncelerimi gri yapabiliyorsun. Sen, gece saçlı kız..." Elleri omuzlarımdan kaydı. "Sen benim perdeleri aralamama neden oluyorsun."
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
"Ağlamandan neden hoşlanmıyorum biliyor musun?" diye sordu. Dikkatimi dağıtmaya çalışmasını takdir ettim. "Benden nefret ettiğin için," dedim burnumu çekerek. Güldü. Güldüğünü duymak güzeldi. Bana güldüğünü duymak daha güzel. "Hayır." Sesinde yabancı bir sıcaklık vardı. "Haklı olduğun için. Ağlamakta o kadar haklısın ki elimden bir şey gelmiyor. Sen benim elimi kolumu bağlıyorsun, ne yapacağımı bilmez hale getiriyorsun beni. Ben, kendimi seninle kaybediyorum." O konuştukça rahatlıyordum. Rahatladıkça daha çok ağlamak istiyordum. Bana düşman ve düşman olmakta haklı bu yabancının, bana, dünya üzerinde kendimi iyi hissettiren tek adama dönüşümünü, güneşin doğuşunu izler gibi seyrediyordum.
Saçmalama," dedi. "Sen hâlâ gece saçlı kızsın. Oradasın. Bunu görebiliyorum." Omuzlarımdan tutup beni dik bir konuma getirdiğinde bir kez daha Fetih Yargıcı'nın söyledikleriyle sakinleştim. "Sanki," diye konuşmaya devam etti. "Sen oradasın ama..." Cümleyi uzatırken sesinde ona yabancı bir muziplik vardı. Gözlerim onun yansımadaki karşılığını bulunca yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. "Sadece arasına, biraz kumral karışmış gibi." Sebepsiz bir heyecan ruhuma ulaşmıştı. Günler sonra ilk defa bir aptal gibi değil, çaresiz değil de yeniden güvende hissediyordum. Yeniden onun gölgesinde dinlenirken bu defa, ikimizin de aynı hataları yapmamasını umdum.
Ona hayır demek, kendini rahat bırak, bizi özgür bırak, demek istiyordum. Hepimizi tutsağı ettiğin o kafesin kapısını arala biraz. Ama yine sustum. İçimde söylemek istediğim her şeyi yalnızca, "Öyleyse sadece yirmi dört saniye ver," diye mırıldandığım kelimelerin arasına gizledim. Sırtımdaki eli belime doğru bir kavis çizerek indi. Bu defa varlığını net bir şekilde hissettiğim eli beni kendine bastırırken gözlerini kapattı. Kumral saçlarının düştüğü alnını alnıma yaslayıp dudaklarını birbirine bastırdı. "Eğer benimle kalsaydın," dedi. "Sana bu yağmurun da zarar vermesine izin vermezdim. Senin için bütün evrenle, doğanın kendisiyle de savaşırdım." Ben o an anladım, Fetih Yargıcı'nın uğruma savaştığı tek kişi aslında hiç kimseye itiraf edemediği kendisiydi. Yüzümü ellerinin arasına alıp uzun uzun gözlerimin içine baktı. "Yalan yok, sır yok. Yeniden bu yolda beraberiz. Ama kendinde olmana ihtiyacım var. Riva son hamle. Riva'yı mat ettiğimiz an özgürsün. Ne istersen onu yapmana izin vereceğim." Birbirinin gölgesine sığınan iki çaresiz, tutsak beden bir kez daha birbirine kenetlenirken içimden bunu başarabileceğimizi biliyordum. Başka hiç kimseye ihtiyacım yoktu. O, Avcıyı, Yıkıcıyı istiyordu; bense, sözüne güvenebileceğim birini. "Sadece Pamir," diye fısıldadım çenemi omzuna yerleştirip "Pamir'i almama yardım et. Riva'yı zaten öldüreceğim." Söylediğim şey hoşuna gitmişti. "Söz veriyorum saçları gece kokan kız," diye nefesini verdi. "Söz veriyorum."
"Bir yerde okumuştum," dedim yutkunarak. Gözlerim yine dolu dolu sulanmış, sesim boğazımda düğüm olmuştu. Yine de umursamadım, artık onun yanında ağlamayı kafama takmıyordum. Hem ne de olsa öleceksem, ne önemi vardı bunların? "Şöyle diyordu satırlarda: Farz et ki öldün ama o kadar hazırlıksız öldün ki ağlayarak yalvardın, sana tek bir gün vermeleri için yakardın yaradana. Sonra sana, bugünü hediye ettiler. Sadece yirmi dört saat. İşte bugün, kalan son gününmüş gibi yaşa." Fısıltımın tamamen sessizliğe dönüşmesiyle birlikte dirseğimi kavrayan elleri gevşedi. "Efnan, sen ne diyorsun?" Soluğu yüzüme bu kadar yakından çarparken nefes almak zor geldi. Sesi bile o kadar güzeldi ki onun için daha çok üzüldüm. O kadar nefret dolu olması güzelliğine haksızlıkmış gibi geldi. Canın nereden yandıysa, demek istedim, izin ver oradan dokunayım ben. Soluğu yüzüme bu kadar yakından çarparken nefes almak zor geldi. Sesi bile o kadar güzeldi ki onun için daha çok üzüldüm. O kadar nefret dolu olması güzelliğine haksızlıkmış gibi geldi. Canın nereden yandıysa, demek istedim, izin ver oradan dokunayım ben sana, izin ver canının yandığı yerden dokunayım. Ama yine sustum. "Bana bir gün verir misin, bir gün yaşamama izin verir misin kontrol etmeden beni? Benimle, yalnızca bir gün yaşar mısın, lütfen? Ne istersen yaparım. Sadece bir gün ver ikimize." "Kendinde değilsin sen. Yine şok mu geçiriyorsun? Başındaki yara mı kanadı? Kendin gibi davranmıyorsun." Çatık kaşları arasında ne yaptığımı anlamaya çalışırken söylediklerimi unutmamı dilediğini biliyordum. Onun için fazlaydı bu tepkim. Ben neden Fetih Yargıcı'nın bile acı çektiğini izlemek zorundaydım, neden onun da boktan hayatına şahit olmak zorundaydım? "O kadar uzun zaman oldu ki..." dedim biraz daha yanaşarak. "Kendim gibi hissetmeyeli o