"Ne yapıyorsun sen?" Dudaklarımın arasına sıkıştırdığım sigarayı kendine çekerken kaşlarını çatmıştı. "Aptal mısın, kendini öldürmek mi istiyorsun?"
Başımı kaldırıp gözlerine bakarken susmaya devam ettim. Hayır, dedim, hayır kendimi öldürmek değil, seni yaşatmak istiyorum. Altın sarısı gözlerine sıkışmış bu ıstıraptan seni özgür bırakmak istiyorum. İçindeki nefreti, kalbini öperek söküp atmak istiyorum sadece.
Ama sustum.
"Ne halt yediğini söyleyeceksin hemen bana. Sinirlerime dokunmaya başlıyorsun Avcı." Dirseklerimden kavradığı yerler bana yabancısı olmadığım bir acıyı anımsattı yine. Beni yaralamaktan çekinmeyen Fetih Yargıcı, bir kez daha benimle ne yapacağını bilmediğinden saldırıya geçiyordu. Ya sarılıyordu böyle zamanlarda bana ya da saldırıyordu. Sahi, ne kadar uzun zaman olmuştu canımı yaktığı kollarıyla sarılmayalı bana?
"Sana her baktığımda biraz daha değerlendin. Bir kömürü yeterince işlediğin zaman bir elmasa dönüşebilir ama seni izlemek, bir çakıl taşının elmasa dönüşmesini izlemek gibiydi. Ve şuraya bak, gözlerimin önündesin ama hâlâ da güçleniyorsun. Sen beni bile yörüngeden çıkaran kız oldun. Senin ortaya çıkmanla birlikte, iki dünya sarsıldı. Çünkü eşsizsin, bundan nefret ediyorum ama benzerin yok. Geldiğin hale bak, senin canını yakmak istedim ama şu an senin olacağın en güvenli yerin benim yanım olduğunu sen de biliyorsun. Akademi değil, Ayaz değil, Doruk Ilgaz değil." Onun ismini bir küfür gibi söylemişti. "Akrabalarının yanında değil, sen benim yanımda güvendesin."
Gözlerini devirdi. "Bana hem beni öldürecekmiş hem de boynuma sarılacakmış gibi bakıyorsun. Bu kadar tuhaf olmak zorunda mısın Efnan?"
Bunu fark etmesi iyiye işaret değildi. Benim hakkımda çok fazla düşünüyor olmalıydı.
"Ne dediğini anlamıyorum." Omuz silktim. Belki de anlamak istemiyorum.
"Bir çift siyah göz." Konuşmasını kesmeden dinlerken nefes aldım. "Dipsiz bir kuyu gibi, iki zifiri karanlık göz; içinde hem açık bir meydan okuma hem çaresiz bir masumluk barındıran. Bu nasıl mümkün olabiliyor?"
Bana böyle cümleler kurduğu zaman bırakın ne diyeceğimi nasıl nefes alacağımı bile bilmiyordum. Kan bedenimden çekiliyormuş gibi üşüyordum yalnızca. Aynı anda güneş gibi sıcak gözlerine bakıp ısınıyordum da. Peki sen bunu nasıl yapıyorsun, diye sorabiliyor muydum ben, aynı anda hem korkudan titretip hem hiçbir şeyden korkmama gerek kalmayacak kadar nasıl güvende hissettirebiliyorsun ,diye. Hayır ,soramıyorum.
"Korkma," dedi. "Sadece bir kâbus."
Sadece bir kâbus, diye düşündüm. Ama ben zaten öyle bir hayat yaşıyordum.
"Ölümle yaşam arasında bir koku bu, ölümle yaşam arasında hissettiriyorsun, ma petite." Beni her defasında bozguna uğratan bir dürüstlüktü bu hayal meyal işittiğim.
Onun için de bir kâbus olmalı, diye düşündüm.
"Senin kâbusun da bu olmalı," diye fısıldadım. Bir insan kaç kere unutulurdu, kaç kere kırılırdı aynı yerinden? Ben binlerce kez parçalara ayrılmıştım, her bir parça beynime batıyordu. Bu yalnızlık beni ölümcül bir hastalık gibi sarmaya devam ediyordu.
"Benim ruhum bir kâbus kapanına kısılı," diye fısıldadı. Geçen her saat daha çok etimi kemiklerime mühürlermiş gibi, kalbim tüm olanlara meydan okur gibi ve zavallı ruhum son bir çırpınışla kurtulacağını ümit eder gibi ölüme direniyordu.
Hayatımız bitmeyen bir cenaze merasimi gibi gittiğinden sadece uykuyla uyanıklık arasında yaşadığımız bu arafta özgür olabiliyorduk onunla, yarın hiçbirini hatırlamayacağımı bildiği cümleleri sadece cennetle cehennemin ortasında fısıldıyordu kulağıma.
"Benimle kalsan sana sıkı sıkı sarılırdım, kabuslar gördüğünde seni uyandırırdım. Gözyaşlarını silerdim. Senin için, ruhun için savaşırdım."
Haklı olduğumu biliyordu. Birbirimiz için bir bulmaca gibiydik. Diğerini çözme konusunda o öndeydi. Kendi isteğimle veya zorla bana hiçbir şey yaptıramayacağını biliyordu, bana dayattığı hiçbir şeye boyun eğmeyeceğimi biliyordu ama cevaplar için, gerçekler için onunla yeniden aynı yolda yürürdüm. Tıpkı onu, beni öldürmeye mecbur bırakmaya çalışmam gibi, o da beni o yola girmeye mecbur bırakmıştı. Hayatımın, sevdiğim ve zarar verdiği o insanlar olduğunu biliyordu, beni onlardan kurtararak -ki bu yöntemi oldukça tartışılırdı- hayatımı kurtardığını düşünüyordu. Kötü haber ise bir şekilde yine haklı olduğuydu. Kafamın içinde düşündüğüm, özlediğim hayaletlerin hepsi şeytanın işaretiyle birlikte kül olmuştu.
Artık ben de biliyordum. Beni affetmeyecekti ama öldüremeyecekti de. Fetih Yargıcı hareketlerimi tahmin edebiliyor ama ruhumu okuyamıyordu. Ben onun okyanusuna atılmış, kıramadığı bir kafestim. Beni görebiliyor, içinde bir şey olduğunu tahmin ediyor ama ne olduğundan emin olamıyordu. Kafesi hırpalayarak kırmaya çalışmayı bırakmıştı, okyanusun içinde oradan oraya sürüklenmeme, çarpmama izin vererek kendi kendime açılmamı bekliyordu.
Savaşmanın onlarca farklı yolu var.
Dengeleri altüst etmişti ve bunu öyle kolay bir şekilde yapmıştı ki zekâsı kanımı donduruyordu. Onun kadar tehlikeli birinin, belki bir sosyopatın bu denli zeki olması ürkütücüydü.