Uzun zamandır feribota binmedim diyorum. Gidiyorum iskeleye. Atıyorum kendimi feribota, mis gibi deniz kokusu, simitle martı besleyen insanlar, ıvır zıvır satıp milletin başını şişiren çığırtkan adamlar, aşıklar, yalnızlar ve yunuslar. Kız kulesinin muazzam görüntüsü, iyot kokusunun insanı alıp götüren hikâyesi, sabırsız şoförlerin araba kornaları ve boğazın yalıları. Kurmalı oyuncak gibi gidip gelen insanların koşuşturmacaları. Güneşin yerine gri bulutların kendini sergilediği tuval, işte her gün yaşanan bu hayat koşuşturmacası. İstanbul’un sağlam kalmış surları, el arabalarında kaset satan kaçakçıları, balıkçıları, marjinal insanları, camileri ve kiliseleri. Hava kararana kadar oradan buraya sürüklenen ihtiyar bedenimle iç içe giren anılarım. İskeleden inerken yaşadığım o hep kavuşma hissi. Sonrası hüzün tarlasının ekili hasadına vurduğum tırpan. Angeli’nin son kez gördüğüm o çehresi ve uzun zamandır gelmeyen hayaleti. Ben de Kadir gibi, yıllardır aradığım aşkın, hayallerimde hayaletine sığınmışım, benimle onun arasındaki tek fark sadece zaman.
Sitem çalıyor radyoda,
Duvardaki yağlı boya canlanıyor.
Mutfakta sesler, gülüşmeler.
Odada birileri koşturuyor.
Banyodan bir kadın sesi şarkı söylüyor,
Bu kalabalığın içinde köşeye sinmiş bir ben.
Hayat bilinmez bir şiar.
Ellerim masanın üstünde ellerinle birlikte,
Kucağında bağdaş duranlar mutsuz günlerimin yansıması.
Her şey radyonun yüzünden.
Bu kimin sitemi ise susuyor.
Aklımın çeperleri dağılıyor.
Tüm pencerelerin önünde gelinlikler havalanıyor,
Kırmızı kurdeleler giriş kapısından dışarı süzülüyor.
Bir ben bir de senden kalanlar,
Göğsümde sıkışan ellerim,
Ve deliliğim.