“Kitaplarla, resimlerle, güzel şeylerle dolu olan, insanların alçak sesle konuştukları, kendilerinin ve düşüncelerinin temiz olduğu bir havayı solumak istiyorum…”
Çünkü Oğuz Atay’ı da okudum, seni de tanıdım.Diyebilirsin ki, bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az… O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum… Az…
Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarından koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime be yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi… Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az hayat ve ölüm kadardır! Belki de seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…
“İmkansız gibi görünüyordu katılaşmış kalbini yine özüne döndürmek. Mutlu olduğun zamanları hatırlatmak. Sana yeniden birini sevebileceğini öğretmek. Ama aşkın kuralı da buydu işte. Emek vermeden yerine oturmuyordu sevda. Şimdi karşındayım. Seni seviyorum. O yüzden imkansız nedir bilmem ben. Benim de bilmediğim çok şey vardır elbet. Gel, sevmeyi öğreneceğiz birlikte…”