Teb’in tarihi, tanrıların sessizce dokunduğu karanlık bir çizgi taşır. Bu çizginin en derin izlerinden biri, Laios ile başlar.
Laios, Teb’in Labdakos soyundan gelen meşru kralıydı, ancak taht ona sorunsuz geçmedi. Küçük yaşta yetim kaldığında tahtı amcaları gasp etti, ülke bir süre yöneticisiz kaldı. Bu yüzden Laios gençliğini dışarıda, uzak saraylarda geçirdi. Pelops’un sarayı onun en uzun durağıydı.
Pelops’un himayesinde kaldığı yıllar yalnızca bir misafirlik değildi; orada yaşanan gizli bir suç Laios’un üzerine ağır bir gölge gibi çöktü. Genç Laios, Pelops’un oğlu Chrysippos’u kaçırıp ölümüne sebep oldu. Bu tanrıların gözünde bağışlanmayan bir suçtu.
Kehanet çok daha önceden şekillenmişti: Kendisine ihanet eden kral, kendi soyundan gelen bir el tarafından yok edilecekti. Laios bunu unutturmaya çalıştı; ancak tanrılar unutmazdı.
İokaste ile Birlik
Laios sürgün yıllarının ardından Teb’e geri döndü ve tahtı yeniden aldı. Ülkeyi düzene soktuktan sonra güçlü bir ailenin kızı olan İokaste ile evlendi. Evlilikleri başlangıçta sükûnet içindeydi ancak Laios’un içinde, geçmiş günahının gölgesi hep sessizce dolaşıyordu.
Zaman ilerledikçe saray ve halk bir varisin yokluğunu hissetti. Teb’in geleceği belirsizleşiyordu. İokaste uzun süre çocuk sahibi olamamıştı; ta ki bir gece tanrıların planını tamamlamak için beklediği oğul dünyaya gelene kadar.
Delfoi’de yankılanan kehanet
Doğumdan önce Laios Delfoi’ye gidip haber aldı. Rahibelerin sesi taş odalarda yankılandığında, kehanet açık ve kesindi:
“Oğlun seni öldürecek.
Kanının devamı, sonunu getirecek.”
Bu söz Laios’un ruhundaki eski suçun yankısıydı. Tanrılar yalnızca cezayı bildiriyordu.
İokaste’nin Bilmediği Boşluk
İokaste, bebeğini kucağına aldığında kehanetin sertliğini bilmiyordu. Laios, olanları ona