Tuğba D.

Tuğba D.
@_Vanitas
12 kütüphaneci puanı
2907 okur puanı
Mayıs 2015 tarihinde katıldı
Kuşkusuz, paternalizmi reddedenler haklıydılar; paternalist oto­riteler, kendilerine bağımlı olanlara karşı sahte bir sevgi gösterirler. Sahte bir sevgi, çünkü lider, kendisine bağımlı olanların bakımını kendisinin çıkarlarına hizmet ettikleri sürece üstlenir. Patrimoniyal bir otoriteden farklı olarak, paternalist bir otorite, kendisine bağım­lı olanlara kendi kaynaklarını bir lütuf gibi sunar. Bu lütfun koşul­larıysa tümüyle kendi denetimindedir.
Reklam
Her bunalım, kişinin daha önce inandığı şeye inanmamasıyla başlar.
Her insanın yaşamında erişkinliğe ulaşmasıyla birlikte muazzam bir kopuş yaşa­ması zorunludur; çocukluk deneyimleri rasyonel yetişkin davranış­larına yol gösteremez.
Kapitalizmin erken evrelerinde Locke’un görüşleri en somut bi­çimde gerçekleşmişti. İngiltere ve Fransa’daki devlet bürokrasisi­nin geniş kesimleri devralınan statüler yerine modern anlamda bü­rokratik makamlara dönüşmüştü. Yaşam çevrimindeki büyük ko­puş, ev ve işyerinin gitgide ayrılmasıyla gerçekleşti. Ortaçağda atölyelerin ve ticarethanelerin fiziksel olarak evlerde oluşuna ve babanın ailenin diğer üyelerinin patronu konumunda bulunmasına karşılık, XVIII. yüzyıl sonlarında hızla büyüyen işletmeler, akraba olmayan çok sayıda insanın bir arada bulunduğu ve insanların aile birimlerinin parçası olarak değil de bağımsız bireyler olarak çalış­tığı geniş semtlere taşındı. Bu büyük kopuş, tarım emekçisi kitlelerin yaşamlarında da gözlendi. Toprağın özel mülk olarak çitlerle çevrilmesi çok sayıda göçebe tarım işçisi, ortakçı ve kiracı köylü yarattı; bunlar da aile birimlerinin parçası değil de bağımsız birey­ler olarak çalışmaya yöneldiler. Köylü kitlelerinin toprak kiracısı olduğu Fransa’da vergideki her artış gençlerin babalarının toprağında çalışmaktan kaçmasına ve daha ucuza da olsa kendi hesapla­rına çalışabilecekleri başka bir komüne ya da hatta başka bir ile gitmesine neden oluyordu. Tüm bu maddi değişiklikler babadan kalan mirası, dolayısıyla patrimoniyalizmi tüketiyordu.
Vatandaşlara sunulan otorite manzarası bir pastişti. Parçalanmış bir dünyanın imgeleri tuvalin üzerine yapıştırılıyor, hafifçe boyanıyor, sonra da itimat, güvenlik koruması ve güven ideali diye gös­teriliyordu. Bir topluluk oluşturmak, birbirine ait olmak; bu top­lumsal gereksinim, “Bir zamanlar oluşturmuştuk; birbirimize aittik.” gibi özlem ifadeleriyle karşılanıyordu. Bir gerçeklik duygusu­na sahip olmak için vatandaş, geçmişe hayıflanmanın yol açtığı be­lirsizliği aşmak, kolajdan memnun kalmayıp yapıştırılmış her şeyi adım adım söken bir ressam gibi bu manzarayı ayrıştırmak zorundaydı.
Reklam