Tuğba D.

Tuğba D.
@_Vanitas
12 kütüphaneci puanı
2907 okur puanı
Mayıs 2015 tarihinde katıldı
Dünyayı anlamaya çalıştıkça ona yabancılaşmak
Puan vermedi·584 syf.·
2026 23. kitabı
Goethe’nin Faust’u, çoğu zaman “şeytanla anlaşma yapan adam” anlatısı üzerinden okunur; fakat metnin merkezindeki asıl mesele kötülük değil bilinç. Goethe burada ahlaki bir hikâye kurmaktan çok, insan zihninin kendi sınırlarını aşma saplantısını inceliyor. Aslında Faust karakteri Goethe’yle başlamıyor. Kökeni 16. yüzyılda yaşamış olduğu söylenen simyacı Johann Georg Faust’a dayanıyor. Yıllar boyunca onun hakkında anlatılan hikâyeler büyüyor ve sonunda “ruhunu şeytana satan adam” fikrine dönüşüyor. Ama Goethe bu eski efsaneyi olduğu gibi kullanmıyor. Doctor Faustus gibi önceki yorumlarda mesele daha çok günah ve ceza etrafında dönerken, Goethe’de olay insanın kendi bilinciyle kurduğu sorunlu ilişkiye dönüşüyor. Faust, asla klasik bir trajedi kahramanı gibi davranmıyor. Onu harekete geçiren şey yoksunluk değil, doyumsuzluk. Bilgiye ulaşmış fakat bilgi artık dünyayı açıklamaya yetmiyor. Sorun artık “ne biliyorum?” değil “bilmek neden hiçbir şeyi değiştirmiyor?” sorusu. Mephistopheles metafizik bir şeytandan çok, radikal bir bilinç biçimi gibi duruyor. Sürekli küçümseyen, anlamı aşındıran, insanın kurduğu her ideali çözmeye çalışan bir akıl. Onun işlevi Faust’u kötülüğe sürüklemekten çok, bütün yanılsamaları görünür kılmak. Metindeki en güçlü gerilim iyi ve kötü arasında değil; anlam arayışı ile anlamsızlık bilgisi arasında. Goethe’nin dili de bu yapıya uygun biçimde ilerliyor. Metinde ton sürekli değişiyor. Bir anda felsefi bir tartışmadan grotesk bir sahneye, oradan lirik bir parçaya geçiliyor. Bu da esere parçalı ve zaman zaman kaotik bir ritim kazandırıyor. Ancak bu düzensizlik oldukça bilinçli; çünkü Faust zaten bütünlüklü bir hakikat fikrine kuşkuyla yaklaşan bir metin. Gretchen bölümü kitabın en önemli kırılma noktalarından biri, çünkü burada soyut düşünce
FaustJohann Wolfgang Von Goethe · İthaki Yayınları · 202216,8bin okunma
Reklam
Godot’yu Beklerken: Hiçliğin Çevresinde Dönmek
Puan vermedi·124 syf.·
2022 40. kitabı
Godot'yu Beklerken, sahnede ilk bakışta hiçbir şeyin olmadığı ama aynı zamanda her şeyin ağır ağır çürüdüğü bir zaman dilimi. İki karakter, Vladimir ve Estragon, bir yol kenarında beklerler. Bekledikleri “Godot”dur ve Godot, hiçbir zaman gelmeyecektir. Bu gelmeme, yalnızca oyunun dramatik düğümü değil, aynı zamanda varoluşun kendisinin de kördüğümüdür. Beklemek, burada salt bir eylem değil; yaşamın özüne sinmiş bir boşunalıktır. İnsan, hayatını sürekli ertelenen bir anlamın, sürekli geciken bir kurtuluşun eşiğinde geçirir. Godot’nun kim olduğunu, neyi temsil ettiğini bilmeyiz; ama onun gelmeyecek oluşu, oyunun kalbindeki suskunluğu açıklığa kavuşturur: Varoluş, sonsuz bir ertelenme hâlidir. Beckett’in evreninde zaman lineer değildir; saat tik tak etmez, ilerlemez. Zaman döngüsel bir bekleyiştir: Aynı sorular, aynı umut kırıntıları, aynı düşüşler. Her gün yeniden başlayan ama hiçbir yere varmayan bir devinim. Bu yüzden oyun sadece bir absürd tiyatro metni değil, aynı zamanda Heidegger’in “dünya-içinde-varlık”ına ve Sartre’ın “bulantı”sına sahnede verilen bir yanıttır. İnsan kendi varoluşuyla baş başa bırakıldığında, onu taşıyacak aşkın bir anlam arar; fakat o anlam hiçbir zaman kapıyı çalmaz. Karakterler sık sık pes eder, gitmeyi dener ama kalırlar. Çünkü gitmek de bir anlam taşır, yön duygusu ister. Onlarda olmayan şey tam da budur: Bir yön, bir amaç, bir çıkış. İnsan da böyledir: "Yarın"ın geleceğine inanmadan yaşayamaz, ama yarının kendisi sürekli ötelenir. Godot’nun beklenmesi, insanın ömrünün bir alegorisidir; belki de yaşam sadece bir bekleyiştir ve “gelmeyen” şey, hayatın kendisinin eksik anlamıdır. Oyunda umut kırıntıları yok değildir: Bir ağaç, çorak toprağın ortasında yeşerir. Ama bu yeşerme kurtuluşun değil, ironinin simgesidir. Çünkü o yaşam
Godot'yu BeklerkenSamuel Beckett · Kabalcı Yayınevi · 200010bin okunma
Existence In Absentia
Puan vermedi·724 syf.·
2025 8. kitabı
“Présent dans l'absence, je me cherche encore." Bir varoluş sorgulaması, bir çağın içsel çelişkilerinin edebi yansıması... Turgut Özben’in, dostu Selim Işık’ın ardından onu arayışı, aslında anlamın, varoluşun ve kimliğin peşinden gitmek gibi: Existence In Absentia… Yoklukta var olmak; varlığımızın aslında ne kadar da yoklukla tanımlandığını fark etmek. İşte Atay, tam burada bize “bizi” gösteriyor: Yalnız, kırılgan, kaybolmuş, tutunamayan… Turgut’un, Selim’in izini sürerken yaşadığı içsel boşluk, aslında hepimizin içinde var olan bir boşluk. Selim karakteri, modern dünyanın değerlerine uyum sağlayamayan, anlam arayışında kaybolmuş bireyin simgesi. Onun “tutunamaması” aslında dünyaya ve düzene yabancılaşan herkesin dramatik hali. Atay, varoluşçuluğun derinliklerine inerken, bir yandan da insanın içindeki melankoliyi tam anlamıyla yansıtır. Tutunamayanlar, sadece bir karakterin kayboluşunu değil, toplumsal ve bireysel anlamda herkesin içindeki eksikliği de arar. “Var mıyız, yok muyuz?” sorusuna sürekli bir evet-hayır yanıtı yoktur. Kitap, bir bakıma yaşamın, varoluşun ne kadar kaybolmaya, ne kadar yoklukta var olmaya dayandığını sorgular. Kitabın en derin, belki de en acıtan yönü: Her ne kadar Selim bir kayboluş olsa da, ona ulaşmaya çalışan Turgut’un da, bizlerin de kaybolmuş olduğumuzu fark etmemiz. “Herkes biraz tutunamayan,” derken Atay, sadece bir insanı değil, hepimizi anlatır. Çünkü varoluşun en derin özelliği, içinde kaybolmuşluk barındırmasıdır. Hepimiz bazen kendimize, bazen başkalarına, bazen de topluma tutunmaya çalışırken kayboluruz. Ve bu kayboluş, bir anlam arayışıdır; bir “kendini bulma” çabası. Bu arayış, bazen hiç bulamadan tamamlanır. Felsefi bağlamda, Tutunamayanlar, bu arayışın sonunda “bulunamama”yı yüceltir. Çünkü bazen kaybolmuş olmak, var
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202474,8bin okunma
Bekleyiş ve Unutuş: Sessizliğin Diyaloğu
10/10
·120 syf.·
2022 61. kitabı
Her cümlesiyle biraz daha az şey söyleyen, ama bir o kadar fazlasını hissettiren bir metin var karşımızda. Sözcükler, iki insan arasında kurulmaya çalışılan, ama hep eksik kalan bir köprü burada. Ve o eksiklik, tam da Blanchot’nun istediği gibi, anlamın en derin yeri. -Bekleyiş: Gelmeyecek Olanı Sevmek Bir kadın ve bir erkek. Ne bir geçmişleri var, ne de bir gelecekleri. Sadece şimdi varlar; ama o "şimdi" bile sürekli ellerinden kayan bir zaman gibi. Aralarındaki konuşmalar, bir bekleyişin diliyle örülmüş. “Beklemek, fırsatı beklemekti. Ve fırsat, ancak bekleyişten çalınmış anda gelir; artık beklemenin söz konusu olmadığı anda.” (“Attendre, c'était attendre l'occasion. Et l'occasion ne venait qu'à l'instant dérobé à l'attente, l'instant où il n'est plus question d'attendre.”) Gelmeyecek olanı sevmek, beklemenin özüdür. Bekleyiş nesnesizdir; çünkü sevgi de çoğu zaman, karşılık bulmayan bir çağrı değil midir? Sevilen kişi, hep biraz daha uzaktadır. Belki de aşk, beklemenin ta kendisidir. -Unutuş: Sessiz Bir Aşkın Hafızası Unutuş, bu anlatının diğer yarısıdır. Ama Blanchot’nun unutuşu, bildiğimiz gibi bir yok etme değil. Hatırlamak kadar nazik, ama daha derin. “Biz unutuşa doğru gitmeyiz, unutuş da bize gelmez; ama birden unutuşun zaten orada olduğu ortaya çıkar. Unuttuğumuzda ise, aslında her şeyi çoktan unutmuşuzdur.” (“Nous n’allons pas vers l’oubli, pas plus que l’oubli ne vient à nous, mais soudain l’oubli a toujours déjà été là, et lorsque nous oublions, nous avons toujours déjà tout oublié.”) Bu sözlerde, aşkın hafızaya değil, unutuşa dayalı hâli saklıdır. Sevmek, bazen unutmaktır; ama unutuş da sevmekten arta kalan bir sessizliktir. Aşkta asıl kalıcı olan şey, hatırladıklarımız değil, hatırlayamadıklarımızdır belki de. İçimizde yer edenler... Blanchot’nun
Bekleyiş UnutuşMaurice Blanchot · Monokl Yayınları · 2018833 okunma
Hiçbirinin Aynasında Bir "Ben"
Puan vermedi·256 syf.·
2025 12. kitabı
Bu roman, yalnızca edebi değil, aynı zamanda ontolojik bir yolculuk. Kimlik, benlik ve ötekilik temalarını alışılmışın dışında bir derinlikle ele alarak modern bireyin varoluşsal çıkmazlarını gözler önüne seriyor. Vitangelo Moscarda’nın yaşadığı parçalanma, aslında herkesin kendi içinden geçtiği ama çoğu zaman adını koyamadığı bir krizin temsiline dönüşür: Ben kimim ve başkalarının gözünde kaç kişiyim? Aynadaki Yabancı: Görünüş ve Varlık Romanın çıkış noktası, bir başkasının Moscarda’ya burnunun eğri olduğunu söylemesiyle başlar. Bu, basit gibi görünen fiziksel bir gözlemden çok daha fazlasıdır. Bu tek yorum, Moscarda'nın kendine dair inancını kökünden sarsar ve bir kimlik krizini tetikler. İnsan, kendi yüzünü ne kadar tanır? Ya da daha derinden sorarsak: İnsan, gerçekten kendi midir, yoksa başkalarının bakışında çoğalan bir yansımalar toplamı mı? Moscarda için düşünce bir sabitlik değil, bir dağılmadır. Başkalarının her biri, onun hakkında farklı bir algıya sahiptir ve bu farklılıklar arasında tutarlı bir "ben" inşa etmek olanaksızlaşır. Bu da romanı, modern çağın en yoğun kimlik sorgulamalarından birine dönüştürür. Romanın başlığı, bireyin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi üç aşamada özetler. “Biri” – kişinin kendine dair taşıdığı sabit inanç. “Hiçbiri” – bu inancın parçalanması ve yadsınması. “Binlercesi” – başkalarının her biri tarafından yaratılan farklı benlik imgeleri. Moscarda, her gözde başka birine dönüşürken, kendi özü sandığı şeyin bir yanılsamadan ibaret olduğunu keşfeder. Bu keşif onu yalnızlaştırmakla kalmaz, aynı zamanda varoluşunun temelini de çözer. Artık ne kendisi için biridir, ne de başkalarının sandığı gibidir. Geriye kalan, hiçliktir. Ama bu hiçlik, nihilist bir yıkım değil; özgürleşmenin eşiğidir. Özgürlük ve Hiçlik
Biri, Hiçbiri, BinlercesiLuigi Pirandello · Aylak Adam Yayınları · 20185,7bin okunma
Reklam