Bizden kıstığı sevgiyi, dışarıya cömertçe dağıtıyordu annem; onun telefonda arkadaşının çocuğuyla konuşan neşeli sesini, fırından yeni çıkmış kurabiye kokusuna uyanmış ama nasibine tek bir kurabiye bile düşmemiş çocuklar gibi dinliyordum.
Henüz sokaklar uyurken parka gelen çocukların ortak kaderi, kendi evlerine sığamamış ve baştan savılmış olmalarıydı. Gözünde çapakları duran birkaç çocuk, sadece Mevla'nın kayıracağı bir çayırda başıboş kuzular gibi dolaşıyorduk. Parktaki salıncağın üzerinde gidip gelirken yere kırgınlıklarımızı düşürüyor, tahterevallinin üzerinde geçirdiğimiz saatlerde, daha en baştan olmamış hayatlarımız için hayallerimiz ve asla sahip olamayacaklarımız arasında bir denge kurmaya çalışıyorduk.
Evin her yeri asla örtünmediğimiz, her parçasının benim çocukluğumdan çalınmış bir gün olduğuna inandığım ve nefret ettiğim battaniyelerle doluydu. Bana ait olması gereken dakikaları eğirip parmağına dolamış, bensiz motifler örmüş; yanıma gelmesini beklediğim zamanlar kırkyama battaniyelere dönüşmüştü ellerinde.
İnsanın geçmişi baba evinin her köşesine dağılıp saçılıyor. Kalorifer peteklerinin arasına, kanepe altlarına, koltuk aralarına, mutfak çekmecelerine sıkışmış, varlığını unuttuğum ve bana ait olduğunu görünce hatırladığım yüzlerce hatıra var o evde. Annemi ve babamı her ziyarete geldiğimde bunları topluyordum, giderken valiz valiz geçmiş götürüyordum.