Uyandıktan sonra üçümüz de yatağının kenarına iliştik, elini tuttum. Annemin elini en son ne zaman tuttuğumu hatırlamıyordum. Ne tuhaf, çocukken bırakmaktan ölesiye korktuğun eli, büyüdüğünde tutunca garipsiyordun.
Eve girince, kardan adam yaptık diye bizi de dövecek sanmıştım ama bir şey olmamıştı. Büyük korkulardan sonra gelen ferahlamanın dünyanın en güzel nimetlerinden biri olduğunu o gün anlamıştım.
Bir vesile ile biz haftada bir kez görüşüyor, cumadan cumaya dönüşümlü olarak da anneme uğruyor, gerekmedikçe babamla karşılaşmamaya azami dikkat gösteriyor duk. Karşılaştığımız an itibarıyla üçümüz de bütün kimliklerimizi unutup çocukluğumuzdaki o korkak ve çekingen çocuklara dönüşüyorduk. Babam bir zaman makinesi gibi içine çekip yutuyordu bizi.
İnsan kendi huzuruna sahip çıkabilmek için başkasının huzursuzluğundan beslenebiliyordu demek. Fakirin kuru ekmeğine bakıp, kendi yavan ekmeğini öpüp başının üstüne koyuyor, ziyafetteymiş hissine kapılabiliryordu.
Sular kesikken açık unutulmuş musluklar gibi usul usul akıyordu mutsuzluk üst katta. Bizim ev tavandan su alıyordu. Şıp şıp damlıyordu üst katın mutsuzluğu üzerimize. Ağır damlayan yerlere, yatak odasına mesela, hayaliyle leğenler koyuyorduk. İçine birbirini sevmediği halde birlikte ömür tüketen iki insanın yalnızlığı doluyordu.