İnsanın münhasıran kendisinin olacak şeyi ancak bir çocuk olabilir. Ne diyorum? İnsan değil, kadının demeli. Çünkü her erkeğin benim dediği ve münhasıran onun olan bir anası, kız kardeşi, sevgilisi, bir kadını vardır. Kadının öyle değildir. Hiçbir kadının benim diyebileceği bir erkek yoktur, yalnız çocuğu vardır. Ve çocuğu hususiyle bir şahsiyete malik almadan onundur. Sonra çocuğunun çocuğu, hep çocuklar!
Şiirleri ile ve özellikle Yaş Otuz Beş şiiriyle edebiyat tarihimize adını altın harflerle yazdıran Cahit Sıtkı'nın öldükten sonra hikayelerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş bir eser. 43 minik hikayeden oluşuyor kitap.
Hikayeler genellikle yalnız insanları, çekmiş insanları, hayatın sillesini yemişleri, kalabalıklar içinde yalnız kalanları konu ediniyor. O kasveti, efkarı hikayeler boyu görebiliyorsunuz.
Özellikle döneme de ışık tutan hikayeler bunlar. Savaş döneminden güzel bir panaroma aslında. İstanbul'a ve Anadolu'ya dair.
Benim ama özellikle dikkatimi çeken bir husus oldu. Bilmiyorum, o dönem normal miydi ama birkaç hikayede 13, 14 yaşlarındaki kızlarla olan ilişkilerden söz edilmis. Hem de ballandıra ballandıra. Bu ne kadar sağlıklı ve normal bir durum ? Dönem, bunların normal karşılandığı bir dönem miydi merak etmeden duramıyorum. Açıkçası bu kısımlar ciddi manada beni rahatsız etti.
Genel anlamda ise, kısa hikayeler ama hepsinde bir hüzün, yalnızlık, çile, insanın içine dönük bir ayna vardı. İnsan manzaraları velhasıl kelam...