–İyi ama insan, biraz da kendini düşünmemeli midir? Birbiriyle çarpışan kuvvetler arasında yaşamıyor muyuz? Ezilmez miyiz?
–... çarpışan kuvvetler arasında değiliz; benim bildiğim, çarpışan kuvvetlerden biriyiz. Ezilmemiz mümkündür ama..
Mahmud'un sözünü Mustafa Kemal Paşa kesiyor. Elinin bir cebine sokmuş. Saçları sımsıkı taralı. Gözleri yine o çelik mavisi:
–... esas kıymetli, diyor, kendine veren mensup olduğu millet ve memleketi ancak şahsiyetiyle kaim gören adamlar, milletlerinin saadetine hizmet etmiş sayılmazlar.
Turgut:
–Sanatım, diyor, şiirlerim?
–Şiirlerin mi? Sanatın mı? Gülünecek şeyler bunlar. Hiçliğini gargara ediyorsun. İç dünyam diye başarısızlığının acısını ters yüz edip yazıyorsun. Bilgisizliğini ve korkaklığını örtmek için sanatta fikir düşmanısın; kabiliyetsizliğini ve duygusuzluğunu örtmek için de duygunun!
Çünkü İbrahim, iki kelimecik olsun söylemek üzere bir defa dudaklarını aralarsa, artık hiç susmayacak; sinemayı, filmi, piyano aydınlıklarını bir tarafa kovalayıp konuşacakmış. Ne konuşacakmış? Hani yan yana oldukları zamanlar içinde bir med dalgası gibi kabardığını duyduğu 'bir şeyler başarmak' tutkusu var ya, işte onu! Büyük belalara uğramak, büyük fedakarlıklara katlanmak, yine de bir Tevrat adamı gibi zaferle dönmek hayallerini!
Cazı ve salonu aydınlatan ışıkları, söndürüverseler; yeri gökten ayıran, ona evrenin koynunda taşıdığından başka ve uydurma anlamlar veren sınırlar, göz açıp kapanıncaya kadar silinecek; dünya diğer yıldızların arasında kendisine ait olan yeri alacaktı. Ümid bir ara, evrenin derin sessizliğini, duyar gibi oldu. Aniden cazı susturmak, dans edenleri dağıtmak; ışıkları söndürüp, karanlıkta bir başına, sadece kalbinin atışını ve sessizliğin akışını dinleyerek sabaha kadar oturmak hevesine kapıldı.