WALTER

TÜKENDİM
Bilmiyorum neden oluyor ama bazen tamamen tükenmiş hissediyorum. Her şeyi bırakıp çekip gidesim belki de yeniden başlayasım geliyor. Oysa çok da bir şey yapmıyorum. Hatta bazen sadece yaşıyorum. Hayat gerçekten sadece yaşayarak bile insanı tüketebilir mi? Bu tükenmişliğin en büyük sebeplerinden biri de anlamsızlık. Ne kadar uğraşsam da hep kendimi kandırmış hissediyorum. Boş durmak da anlamsız geliyor bir yandan. Sonuçta hayata bir kez geliyoruz ve neden onu sonuna kadar yaşamayalım ki? Peki ama neden yaşayalım ki? Sanırım bu en zor durumlardan biri. Ne yaşamak istiyorum ne yaşamamak. Sadece ikisi arasında gidip geliyorum. Bazen bir iz bırakmak istiyorum. Bazense hiç izi kalmadan uzaklaşmak. Kimi zaman ana karakter olmuyorsam yaşamak anlamlı gelmiyor. Kimi zaman da ana karakter olmanın saçmalığına varıyorum. Peki ya ne yapmalı gerçekten? Tüm cevaplar güneşin altındaki kitaplarda mı? Orada olsa bile bu kısa ömrümle yetiştirebilir miyim? Ya da kitapları bırakıp tamamen oradan oraya gezmeli miyim? Neden tek bir yöntemi yok bu absürd oyunun? En garip yanı da sen oynadıkça daha da çok anlamsızlaşması. Oynamaya ne kadar devam edicem bilmiyorum. Ama ne yalan söyleyim oyunun sonunu merak ediyorum. Hiçbir şeye dair de pişmanlık duymuyorum. Zaten ne geçmişten ne de gelecekten eminim. Sadece şu anın içindeyim. Bu an var mı onu bile bilmiyorum aslında. Ama yaşa gitsin bazen. Su gibi akışkan ol ve bir türlü yolunu bul. Emin olsan da bulamayacağından gül ve bir bakış at sadece. Diğerleri espriyi anlamasa da sen gülmeye devam et. Gülmekten daha kutsal bir duygu yoktur çünkü.
Reklam
Affetmek
Yaşam dediğimiz serüvende birçok farklı durumla karşılaşırız. Bunlardan bazıları bizde iyi hisler uyandırırken bazıları için keşke hiç olmasaymış deriz. Bu türlü durumlar içinde belki de bizi en çok ikileme düşüren kavramlardan biri affetmektir. Hep aklımızda affetmeli miyim yoksa affedilmeye değmez mi diye geçirdiğiniz olmuştur. Affetme kavramını biraz açmak istiyorum aslında. Gerçekten nedir bu affetmek? Neleri affetmeli veya neden affetmeli? Sözlük anlamına baktığımız zaman bağışlamaktır affetmek. Biraz gariptir aslında bu çünkü biz kimiz de birini bağışlıyoruz tarzı bir düşünce gelebilir zihnimize. Aslında bu bağışlama davranışını başkası için yapmayız. Tam tersine tamamen kendimiz için yaparız ve yapmalıyız. Öncelikle şunu iyi anlamak lazım hepimiz belki aynı evrende bulunuyoruz ve aynı fiziksel yasalarla çevriliyiz fakat bu evreni işlediğimiz zihinlerimiz bambaşka. Aslında var olan yaşamı kendi zihnimizde hepimiz tekrardan kuruyor ve onlarda yaşıyoruz. Yani kafamızın içindeki evrende yaşıyoruz ve o evrende bağışlama işi bize düşüyor. Affetmek aslında sanıldığı gibi kişinin kendinden taviz vermesini gerektirmez. Affetmemek kişinin kendisinden verdiği ödündür gerçekte. Affetmediğimiz zaman kendi evrenimizde kişileri, olayları tekrar tekrar yaratırız. Oysa affetmek özgürleşmektir. Kendimize tanıdığımız özgürlüktür. Asıl affetmediğiniz şeyleri önemseriz ve tekrar tekrar yaşarız. Bırakın gitsin. Affedin ve evreninizde var etmeyin. Belki affedilmeye değmez bazı şeyler diyebilirsiniz. Bir şeylerin affedilmeye değer olmasına gerek yoktur ki. Verebileceğiniz en büyük ceza yok etmektir. Kendi evreninizin tanrısı olarak yok edin. Size kalanlarla yolunuza devam edin. Zaten bir gün her şey affedilecek emin olun. Sizin evreniniz diye bir şey kalmayınca ister istemez her şeyi
Güç
Aslında çok da yazasım yoktu çünkü bir süredir okuma yapamıyorum bu yüzden de zihnimi istediğim gibi besleyemiyorum. Yine de deneyimsel edindiğim bilgiler de belki yazmaya değerdir. Uzun zamandır hayatı bir oyun olarak görüyorum. Bu oyunun da diğer tüm oyunlar gibi kuralları var ve benim hayatta şu ana kadar gördüğüm en belirgin kural "Güç". Cinsel seçilim, yaşam amacı ve diğer zevklerin hepsinin temelinde Nietzsche'nin deyimiyle güç istenci yatıyor. Genel çerçevede kadın ve erkek için biraz farklılıklar içeriyor olabilir. Kadınlar daha çok güce sahip olan şeyi elinde tutmaya çalışırken erkekler direkt olarak gücün sahibi olmak istiyorlar. Yine de genel aynı şeyi istiyorlar. Peki her şey güce dayalıysa neden herkes buna ulaşmak için elinden geleni yapmıyor? Aslında yapıyor. Çoğu insan güce sahip olduğu andaki hayalleriyle yaşıyor fakat o ana ulaşacak irade ve genetik yatkınlığa sahip olmadığı için sadece hayallerde kalıyor. Bir kısım ise o kadar hayal kırıklığına uğruyor ki hayal kurmayı bile bırakıp istencini bastırıp diğer kişilerin güce ulaşamamasını izlemekle tatmin oluyor ve yaşıyor yanılgısına kapılıyor. Çok az bir kısım ise buna ulaşmak için elinden geleni yapıyor ve bunlardan şanslı olan yine az bir kısım buna ulaşıyor. Oyun bu ve kuralları buysa oyunu kurallarına göre mi oynamalıyız? Ya kurallarına göre oynayıp gördüğümüz gelişimden zevk alıp belli bir süre oyunda kalacağız ya oyunu şu an sonsuza kadar kapatacağız ya da oyunun kurallarını daha doğrusu yaşamın oyundan farksız olduğunu bilmenin verdiği farkındalıkla bir kahkaha patlatacağız. Seçim her zaman bizim.
Değerler
Benim için yaşamın değeri hep bir merak konusudur. Okuyarak deneyimleyerek hayata dair bir değer arıyorum. Açıkçası bulmak düşündüğümden çok daha zor olucak sanırım. Nereye koymak istesem o değeri hep bir boşlukla karşılaşıyorum. Bu bir yandan bana çokça değersiz hissettiriyor. Bir yandan da doyumsuz bir merakla bir değer aramak hoşuma gidiyor. Peki ne bu değerler gerçekten? İnsanlık dediğimiz ve çokça değer atfettiğimiz bu canlı türünün değerleri ne? Bilim, sanat ve felsefe sayesinde kendi çapımızda gelişmiş bir medeniyet inşa ettik fakat bunun bir değeri olabilir mi? Peki ya türümüz arasındaki insan ilişkileri bir şey ifade ediyor mu? Ailemizle, arkadaşlarımızla, sevgililerimizle kurduğumuz o bağlar gerçekten bu kadar da değerli mi yoksa her zamam yaptığımız gibi bazı şeyleri abartıyor muyuz? Bunlara cevap vermesi oldukça güç ama rasyonel bir açıdan bakarsak bence pek de değerli gözükmüyor. O halde ne için yaşamalı? Hepimiz fark etmesek de aslında kendi değerlerimizi yaratıp yıkıyoruz. Bazen ailemiz için, bazen de hırslarımız uğruna yaşıyoruz. Bu kadar çabuk inşa edip yıkabildiğimiz bu değerler bizi kısa yaşamımız içinde bir türlü hayatta tutuyor. İyi ki evrimsel süreçte daha uzun telomerlere sahip olmamışız da değersizlikten intihara çok maruz kalmamışız. Bu da evrimsel bir sürecin parçası olabilir belki kim bilir? Kolektif bir değer bulmak gerçekten çok zor belki de imkansız. İnşa ettiğimiz değerler inanılmaz hassas ve bizden kolayca alınabilecek değerler. İnsanlığın, yaşamın hatta evrenin bu kadar değersiz olması çok acınası duruyor. Şu an çok garip bir ana şahit oluyorsunuz çünkü evren kendi kendisini acınası buluyor. İşte bu kadar da absürd hayat Camus'un da deyişiyle. Kendimizi soyutlamaya çalıştığımız okyanusun rastgele bir damlasıyız ve kalan damlaları görüp
Güç mü Ahlak mı
İnsanın karar vermesi gereken konulardan biri de hayatını nasıl yaşayacağıdır. Genelde küçüklükte basit bir kararmış gibi gözükür. Bize verilenlere uygun şekilde yaşamak tek doğru yolmuş gibidir fakat eğer size verilenle yetinmeyip rahatsızlık çıkarmaya başlarsanız güçlükler baş gösterir. Yeterince cesursanız kendi değerlerinizi inşa etmeye başlarsınız fakat daha en başta çok ciddi bir problemle karşı karşıyasınızdır. Güçlü olmak uğruna her türlü değeri hiçe mi saymalı yoksa ne olursa olsun ahlaklı bir insan olmaktan vazgeçmemeli mi? Basit bakış açısıyla bir tanrı problemine benzer bu çıkmaz ancak ya tanrı dediğimiz varlık için kötü veya iyi diye bir şey yoksa yalnızca güçlü ve zayıf varsa? Doğaya bakmak diğer bir çözüm yolu olarak gözükebilir. Doğaya baktığımızda çok net bir şekilde görürüz ki iyi veya kötü diye adlandırdığımız kavramlar doğanın kendisinde yoktur. Doğa sadece güçlünün genlerini aktardığı zayıfın ise elendiği bir oyun alanıdır. Peki bizi diğer canlılardan ayıran bir özellik yok mu? Doğal olan doğru olmak zorunda mı? Ahlak belki de gelişmiş sosyal zekamız sayesinde yapay olarak oluşturduğumuz, gerçekliğe sahip olmayan bir kavramdır. Böyle olması durumunda ya kendimizi ahlakın iyi bir şey olduğuna inandırarak yaşamaya devam edeceğiz ya da gerçekle yüzleşip güç uğruna yaşayacağız. Asıl ürpertici olan ise olmasına ihtiyaç duyduğumuz tanrının bizim yarattığımız ahlak kurallarının tam zıddı özelliklere sahip olan "kötü" bir tanrı olmasıdır. Bu aslında yıllardır cevap verilemeyen kötülük problemine de bir çözüm olur. Belki de kötülük problemi yoktur çünkü zaten tanrı kötüdür. Eğer tanrı kötüyse ve bizler de onun hakim olduğu evrenin bir parçasıysak onun kuralları tek gerçektir. Diğer bir deyişle eğer tanrı kötüyse biz de kötü olmak zorundayız.
Reklam