Başka seçeneğimiz yok, diyordu artık, hepimiz yaşamaya mahkûmuz ve mümkün olduğunca az acıyla nasıl yaşamamız gerektiğini düşünmeliyiz. Mutluluğu her zaman olumsuz bir durumun ya da acının yokluğu olarak görüyordu. (Bu konuda Schopenhauer, Aristoteles'in düsturuna çok değer veriyordu: "Sağduyulular zevke değil acısızlığa ulaşmaya çabalarlar.")
Osmanlıca tek ve kısa hecelerden örülü ve mücerret mefhumlara yabancı bir lisân çarşafı üzerine Arap ve Fars mânâ meyvelerinin silkelenmesinden meydana gelmiş gerçek Türkçedir. Bu meyveleri dil çarşafından ayıklayıp atacak olursanız, meydana gelecek lisân, içinde hiçbir gıda cevheri bulunmaz bir küsbe olur. Ve böyle bir lisânın milleti her türlü fikir ve idrak cehdine uzak bir sürü olmaya mahkûm...
Bir gün Konfüçyüs'e sormuşlar:
"Bir milletin bütün idaresi sana bırakılsaydı, önce ne yapardın?"
Dilin bir kâinat plânı oluşunu gösteren şu cevabı vermiş:
"Önce dili düzeltirim... Dil düzgün olmayınca, söylenen, söylenmek istenen değildir; o zaman da, yapılmak istenen, yapılmadan kalır; bu yüzden de töreler ve sanatlar geriler; buna nisbetle de adalet yoldan çıkar; adalet yoldan çıkınca da, halk çaresizlik içinde kalır. İşte, bundan dolayıdır ki, söylenmesi gereken, başıboş bırakılamaz ve bu her şeyden önemlidir."