Shakespeare'in Hamlet'te acılar içerisinde olsa bile var olmanın asıl mesele olduğunu anlattığı satırları, tarih kubbesinde en çok çınlamış sadalardan biridir: "Olmak ya da yok olmak... İşte asıl mesele bu... Acaba zalim feleğin okuna, taşına göğüs germek mi, yoksa bu mihnet deryasına karşı koyarak hepsine son vermek mi daha asil bir hareket olur? Ölmek: Uyumak... Hepsi bu kadar... Ve bir uykuyla bütün kalp ağrılarını, vücudun yakındığı bin bir tabii derdi dindirebilmek... İşte varlığımızın özlediği netice! Ölmek, uyumak, uyumak! Belki bir rüya görmek... Ah, işte güçlük burada!Çünkü ruhumuz bu fani kalıptan sıyrılıp ölüm uykusuna daldığında nasıl bir rüya göreceğimizi kim bilebilir? İşte bizi düşündüren ve uzun ömür felaketine katlandıran bu... Yoksa kim, bir yalın hançerle hayata son vermek varken zamanın darbelerine ve hor görmesine, zalimin zulmüne, mağrurun küstahlığına, reddedilmiş aşkın sızılarına, adaletin sürüncemesine, mevki sahiplerinin hakaretine,liyakat ehlinin liyakatsizler tarafından aşağılanmasına katlanır?"
Allah Teâlâ dünyaya, "Ey dünya! Senden kaçanın peşinden koş. Sana hizmet etmeye çalışanı hizmetine al, köle yap, sana bakanlara şirin görün" diye emir vermiştir (İmam Gazali, Kudsi Hadisler).
"Hakikat ehlinin alameti bela içinde olmasıdır" demiştir. Musab b. Sa'd babasından rivayetle anlatıyor: "Dedim ki: Ya Resulallah, insanların belası en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: Peygamberler ve sonrada derece derece müminlerdir. Kişi dini nispetinde bela görür. Dini kuvvetli ve sağlam ise belası ağır olur. Dininde zayıflık söz konusu ise dini kadar bela görür. Bela insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz" (Tirmizî, Suyûtî).
İmam Gazali, Kimya-yı Saadet eserinde şu hikâyeyi anlatır: "İsrailoğullarından bir abid, yıllarca ibadet edip durdu. Bir gün rüyasında ona "Cennette senin yol arkadaşın filânca kadındır!' dediler. Abid uyandığında o kadının ne tür ibadetlerle kendisine layık bir eş olduğunu merak etti ve onu aramaya koyuldu. Bir vesileyle kadına rastladı ve hakkında bilgi edinmeye
çalıştı. Ama kadının ne geceleri kâim (namazda-kıyamda), ne de gündüzleri saim (oruçlu) olduğunu öğrendi. Farzlardan başka hiçbir ibadet yapmayan bu kadının rüyada kendisine gösterilme sebebi ne olabilirdi? Abid kişi kadına rastladı ve 'Ey hatun! Senin farklı bir amelin, değişik bir ibadetin var mı?' diye sordu. Kadın: Benim amelim, farzlardan ibarettir' dedi. Abid kişi ısrar edince kadın en sonunda bir mesele hatırlayıp şöyle dedi: Benim bir hasletçiğim vardır. Eğer belaya veya hastalığa uğramışsam afiyette olmayı dilemem. Çünkü her şeye hükmeyleyen Allahü Teala'dır. Benim hastalığıma da O hüküm vermiştir. Eğer güneşte bulunuyorsam gölge istemem. Gölgede olsam güneşte bulunmayı arzu etmem. Yüce Allah'ım her neye hükmetmiş ise ben ondan razıyım."
Abid bu sözler karşısında sevinerek, 'Bu küçük değil, büyük bir haslettir!" dedi." Bunu ancak hastayken hastalığı, afiyetteyken
sağlığı, kederliyken kederi, delikanlıyken gençliği, yaşlıyken ihtiyarlığı sevmeyi başarabilenler idrak edebilirler.