İnsanın dünyadaki kısa öyküsünün çarpıcılığını Necip Fazıl, Bir Adam Yaratmak'ta şöyle özetler: "Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Mendilimiz, gömleğimiz, potinlerimiz kadar yaşamıyoruz. (Hızla dönüp masasını gösterir). Bir sigara kağıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üç yüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş fakat yine o. Bir sigara kağıdı kadar yaşayamıyoruz. Kefenimizden evvel çürüyoruz."
Nimetler akıp giderken, musibetler zamanı alabildiğine yavaşlatır. Zarifoğlu'nun şiirindeki ifadeyle, "Kavuşmalarımız ağır aksak / Ayrılıklarımız koşar adım." Bu gerçek Pablo Neruda'nın satırlarında, "Aşk ne kadar kısa ve unutmak ne kadar uzun" şeklinde kendini buluyor gibidir. Oğuz Atay'ın şikâyetiyse şudur: "Hep kötü olaylar, can sıkıcı yaşantılar tekrarlanıyordu; güzellikler, bir kere görünüp kayboluyordu." Fuzuli'yi bu meseleden ayrı düşürmemeli; "Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat." Yani, en uzun gecenin hangisi olduğunu, takvim yapanlar ne bilsin!
Gam müptelası olan söylesin geceler kaç saatmiş?"